Archive | Mayıs 2014

Günebakan Çiçekleri

Söz veriyorum, sana rahatsızlık vermeden şuradaki camın önünde öylece oturup dışarıdaki dünyayı seyredeceğim. Günün doğu tarafındaki ilk hayat ışığı ile beraber yeni bir hayata başlamanın heyecanını yaşayıp, her günümün bir öncekinden daha aydınlık olması için dua edeceğim. Her yeni günle beraber yeni bir kendini keşfediş yaşayacağıma olan inancım artarak devam edecek. Zira tekdüzelik yakışmaz bana. Yaşamın bu kadar renkli hareleri içinde tekdüze olmak, yaşamın ahengine uyum sağlamak değil, kendi kendini öldürmek demektir çoğu zaman.

Söz veriyorum, sessizce bir köşede oturup senin bugün için olan planlarına karışmayacağım. Bugün önemli bir gün!!! Konuklarına tatları damağında kalacak ve belki başka ortamlarda “ne kadar güzel kısır yapmıştı” demelerine neden olabilecek muhteşemlikte yemekler hazırlamalısın. Alışverişini de dün yaptın, bir önceki günde temizlik yaptın, hatta yemeklerinin soğuk yenebilecek olanlarını dün akşamdan hazırlayıp kaldırdın, konuklarına yetişmesini garantiye almak için. Kısırlar, patates salatalaları, börekler en güzel servis tabaklarına alınacak ve konuklar için herşey hazır olacak. Herşey kusursuzca hazırlanmalı. Zira kusur bulmak yada eleştirmek için can atan konuklarda olabilir aralarında. Söz veriyorum tüm bu hazırlıklarının arasında sana şunu sormayacağım ve keyfini kaçırmayacağım; “Allah ve ahiret hayatın için ne yaptın bugün?”

Söz veriyorum, yarında yaz tatili öncesi çıkacağın alışveriş için, tam bir gününü harcamanın sana vereceği mutluluğa da laf etmeyeceğim. Ellerin kolların paketlerle dolu olarak zar zor kendini eve attığında az önce köşe başındaki marketin önünde cips paketlerine hayranlıkla bakan Suriyeli 4-5 çocuğu gördün mü diye sormayacağım. Gördüysen eğer onlara birer tane cips almak, onları mutlu etmek aklından geçti mi diye sorup çok bilmişlik yapmayacağım. Haddimi bilirim ben!!!

Söz veriyorum, şurada camın önünde oturup akşamın kızıllığı çökerken batı tarafına, kuşların telaşla ağaç tepelerine çekilmeden önceki son danslarını seyredeceğim sadece. Onların gün içersinde görevlerini en iyi şekilde yaptıklarına dair işaretleri olan şen cıvıltılarını işitip “sen ne yaptın” demeyeceğim sana dönüp. Onlar akşam ezanı okunmadan az önce Yaratıcılarını tesbih edip, yeni bir güne başlayacakları sabah ışıklarına kadar geceleyecekleri ağaç dallarını seçmek için son keşiflerini yaparken “bugün şükrettin mi” diye sormayacağım. Onlar bu kocaman döngünün içersinde küçücük varlıklar olarak mutlulukla sert pikeler yaparken birbirlerine, “onlar mı daha mutlu sen mi daha mutlusun” diye ukalalık yapmayacağım tabii ki.

Söz veriyorum, gece sen huzursuzca kabuslar görürken, ben rahatlık içersinde “hak etmişti bunu” demeyeceğim. Rabbime dua edeceğim benim mutluluğumu sanada yaşatsın diye, bana bahşettiği kavrayış ve anlayış gözlüklerinden sanada versin diye, hemde en renklisinden, hemde en morundan, en mavisinden. Bu aydınlığı herkesin yaşamasını dilememdeki neden herkesin buna layık olduğunu düşünmem değil, Yaratıcının bütün övgülere layık olduğunu düşünmemdendir.

Söz veriyorum, sabah olduğunda başımı doğu tarafına tekrar uzatıp, kızıllığı görüp, yaşadığım tüm güzellikler için yönümü hep O’na dönüp, sizden uzaklaşıp hep O’na yaklaşacağım. Her gece aydınlığı özleyen Günebakan çiçekleri gibi…

Bakara-257: Allah inananların egemeni ve dostudur; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkar edenlerin dostları ise azgın kişilerdir; onları aydınlıktan karanlığa çıkarırlar. Onlar ateş halkıdır, onlar orada sürekli kalıcıdır.

sunflowers-forever_2

İffet

Ne tuhaf, gerçeği aradığını yada bulduğunu iddia eden birçok kişinin mutlaka dokunulmasından rahatsız olduğu dokunulmazları var. Herkesin “herşeyi düşünelim, akledelim” diyerek ne kadar aydın olduğunu göstermeye heves ettiği ama bir o kadar da “tamam buraya kadar düşünüp, akledebiliriz, bundan sonrasına girersek iş sarpa sarar aman ha” dediği, kendine göre kutsal saydığı tabuları var. Bazı kitlesi olan kişiler bile sırf kitlesini kaybetmemek için bazı hassas konulara girmeyerek aslında “kafirlik” yapıyor. Kafir demek bir gerçeği gizlemek demek, bir gerçeğin üzerini örtmek demek ve gizlemek suretiyle o gerçeği inkar ediyor demek. Ömrünü İslamı, Kuran’ı anlamak  için harcamış bir insana yakışmayacak bir durum. Ve tüm emeklerini boşa çıkarmaya meyletmesinden çıkarılacak çok dersler var benim  açımdan. Alacağım ders şudur: Kim ne olursa olsun, hangi ünvana sahip olursa olsun, tüm ömrünü Kuran’a adamış birisi de olsa herkesin mutlaka hata yapma ve yoldan  sapma ve nefsi duyguları uğruna gerçekleri çarpıtma eğilimi mutlaka vardır. Ve olacaktır.

Biz Kuran’ı okumuş ve anlamış Müslümanlar olarak kalkıpta dinimizin tarihini Yahudiler gibi 4000 yıl öncesinden başlatarak ondan önce onbinlerce yıl içersinde yaşamış insanları din dışı ilan edemeyiz. Yada kalkıp tarihi 4000 yıl öncesinden başlatıp ondan önceki insanları mağara insanları yada yarı maymun yarı insan formatına sokamayız. Çünkü eğer Kuran’ı okuduysak ve anladıysak Allah’ın Kuran’da bize söylediği ilk akıllı insan var olduğundan beri Allah’ın dini vardı. Allah Adem’e elçiler göndereceğini söyledi. Ve Adem bundan 4000 yıl önce gibi kısa bir süre önce yaşamadı. Anadoluda yada başka coğrafyalarda yapılan Arkeolojik kazılardan çıkan sanat eserlerinden anlaşılıyor ki bundan 12.000 yıl önceki insanlarda akıllı insanlardı yani Ademin soyundandı o toplumlar.

Peki bunu anlamak neden önemli?

İnsanlar bunu anlamadığı zaman Yahudiler gibi dinler ve insanlar tarihini 4000 yıl öncesinden başlatıyor. Çünkü öyle işine geliyor. Daha öncesini düşünmek onu tabularından, dokunulmazlıklarından kurtaracak. Oysa bunları terketmek istemiyor. Onlara inanıp, onlarla yaşayıp ölmek istiyor. Dokunulmazlıklarına dokunulursa nefsinin istemediği şeyleri kabul etmesi gerekecek.

Dinler ve insanlar tarihini 12.000 yıl önceye kadar gerilere götürürseniz bu insanların dokunulmaz putları kırılacak. Sorgulamalarından yenik çıkacak. Bu yüzden Yahudiler gibi davranmak en mantıklısı onlar için…

Allah Kuran’da yarattığı kullarını boş bırakmadığını onların yaşamlarını, ahlaklarını düzene koyacak dinini yeryüzüne gönderdiğini söylüyor bize. Elçiler gönderdiğini söylüyor tüm toplumlara. Ya Allah’ın bu söylediklerini inkar edeceğiz, ya bu Ayetleri görmezden gelip başka konulara zıplayacağız yada kafamızı kuma gömüp yaşayacağız. Yada Arkeolojik kazılar yapılıp da tarihi anlatan objeler bulunmasın diye dua edeceğiz. Yada tarihte yaşanılan herşeye, herkese sapkındı diyeceğiz ve kurtulacağız dokunulmazlarımıza dokunulmasından.

İnsanların dokunulmasından rahatsız olduğu bir konuda iffet konusu. İffet konusunu örtülere, giyim kuşama bağlayan kişi tabii ki dinler ve insanlar tarihinin 12.000 yıl önceye kadar gitmesini istemez. Eğer Kuran’ı da okuyup anladıysa sorgulaması gerekecektir, eğer kılık kıyafetle iffetli olunuyorsa o tarihlerdeki insanlar nasıl iffetli oluyordu diye. Onlara iffetsiz deme şansıda yok, çünkü Allah Adem’le dinini göndermiş yeryüzüne. Adem’le birlikte mahrem yerlerini örtme başlamış. Sanırım binlerce yıl sadece mahrem yerlerini kapatmış bu insanlara iffetsiz diyemeyiz. Der isek bu dinimizden kaynaklı bir görüş değil ancak bizim kendi şahsi fikrimiz olabilir. Kendi şahsi fikirlerimizde dinden kaynaklı olamaz, çevresel etkenler yada yaşadığımız kültürden dolayı olabilir.

Neden dinimiz kaynaklı olamayacağını açıklayacağım tabii ki.

Tarihe baktığımızda görüyoruz ki, insanlık var olduğundan beri erkekler kadınlar hiçbir ayrım olmadan özgürce yaşadılar. Hatta kadın erkek cinsinden daha önemliydi. Kadının doğurgan olması toplumlarda kadına statü veriyordu. Kadını değerli kılıyordu. Bazı putperest toplumlarda kadını Tanrıça yapmaya kadar gidiyordu. Kılık kıyafet ile ayrıştırmaların ilk olarak  5000 yıl önce Sümerde yapılmaya başladığını görüyoruz. Ama şaşırtıcı olan konunun iffet ile hiçbir alakası yok. Sümerlerde bir sapkınlık ortaya çıkıyor ve tapınaklarda kutsal fahişeler görev yapıyor. Ve bu fahişelere başlarını kapatmaları zorunluluğu getiriliyor, diğer kadınlardan ayrılması için. Gördüğünüz gibi bir baş kapatması var ve bu kapatma iffet ile alakalı değil. Bu gelenek Hammurabi zamanında kaldırılsa da M.Ö 1500 yıllarında Asur Kralı tarafından tekrar geri getiriliyor. Yasal yoldan fahişelik yapanlar ile yasal yoldan yapmayanların ayrılması için bu gelenek devam ettiriliyor. Yalnız Asurlular döneminde gelen bu yasada öncekine göre bir değişiklik oluyor. Örtünen kadın yani yasal yoldan fahişelik yapan ahlaklı , örtünmeyen kadın yani yasal olmayan yoldan fahişelik yapan ahlaksız fikri oluşmaya başlıyor tarihte ilk defa. Bu yasayı şu şekilde açıklarsak daha net anlaşılır. İki torba oluşturuluyor, birinci torbaya başörtüsü takan yasal fahişelik yapan kutsal kadınlar ve dul kadınlar, ikinci torbaya başörtüsü takmayan yasal yoldan fahişelik yapmayan kadınlar ve genç kızlar. Görüldüğü gibi torbaya atılan fahişelik yapmayan dul kadınlar ve genç kızlar da bu torbaya girerek karıştırılmış oluyor. Yani  fahişelik yapanla yapmayanın, iffetli olanla olmayanın ayrılması amaçlanmıyor.

Bu baş örtüsü yada kılık kıyafet ile kadınları birbirinden ayırma Asurlardan Yahudilere geçiyor. Yahudi geleneklerinde görüyoruz ki kadın kıyafetlerinde birçok çeşit ortaya çıkıyor. Dul kadın kıyafeti, tapınak kıyafeti, fahişe kadın kıyafeti, köle kadın kıyafeti, hür kadın kıyafeti gibi çok çeşitli bir hal alıyor. Diyebiliriz ki insanlar dış görünüşlerine bakılarak değerlendirilmeye başlanıyor kadın olsun erkek olsun. Saç örmeden, saç kesmeye, sakal uzatmadan, traş olmaya kadar dış görünüşle ilgili her konuda bir takım gelenekler ön plana çıkarılıyor ve bunlar dinden sanılıyordu.

Tevrat Yaratılış 38-14:Tamar üzerindeki dul giysilerini çıkardı. Peçesini örttü, sarınıp Timna yolu üzerindeki Enayim Kapısı’nda oturdu. Çünkü Şela büyüdüğü halde onunla evlenmesine izin verilmediğini görmüştü.

 Tevrat Yaratılış 38-15:Yahuda onu görünce fahişe sandı. Çünkü yüzü örtülüydü.

Tevrat Yaratılış 38-16:Yolun kenarına, ona doğru seğirterek, kendi gelini olduğunu bilmeden, “Hadi gel, seninle yatmak istiyorum” dedi.

Yukarıda verdiğim örnektende anlaşılıyor ki o dönemlerde örtünmek bir iffet belirtisi değil. Yüzü örtülü olduğu için Yahuda onu fahişe sanıyor. Ama fahişelik yaptıkları belli olmasın diye tanınmamak için örtülerle kendilerini gizledikleri çok açık. Asurlulardan alınan gelenek Yahudi toplumunda yön değiştirerek ahlaklı ve ahlaksız ayırımından yapılan ahlaksızlığın gizlenmesine, tanınmamaya dönüştürülmüş.

Kuran’ın indirildiği yıllarda da o coğrafyada Yahudiler ve Hristiyanlar sıkı sıkıya geleneklerine bağlı bir şekilde yaşamaktaydı. Zaten Allah’ın sıkça Kuran’da eleştirdiği atalarının dini tabirini geleneklerin dini olarak anlamamız gerekir. Allah’ın dininde geleneklerin dini olamayacağı için Allah bunları şiddetle eleştirir. Çünkü Allah’ın dini evrenseldir. Bir Arap içinde aynı dindir bu, bir Fransız içinde aynı dindir, bir Koreli içinde aynı dindir. İnsanların gelenekleri ne olursa olsun Allah’ın dini esastır. Eğer gelenek Allah’ın dinine uygun değilse gelenek değiştirilir din değil. Bir geleneğin Allah’ın dinine uygun olup olmadığına bakmak için Kuran’a danışırız. Kuran’a danıştığımızda görürüz ki Allah’ın dininde Allah insanları eşit tutar, insanların sınıflara ayrılmasını istemez, gruplara ayrılmasını istemez. Kadın olsun erkek olsun tek bir yasa etrafında Hanif Müslümanlar olarak birleşmemizi ister.

Bir kadının iffeti neyse bir erkeğinde iffeti odur.

İffet kıyafetler ile ölçülmez. Herşeyi gören bilen Allah’ın Yaratılış 38 den nasıl olurda haberi olmaz? Nasıl olurda Yahudi geleneklerini bilip de kılık kıyafet ile ilgili birçok kesin ve net ayet indirip kılık kıyafet düzenlemesi yapmaz? Çünkü Allah bizim bilmediğimizi biliyor. Kılık kıyafetle iffet olmayacağını biliyor. Çarşaf, örtüler, peçeler giyinip insanların iffetsizlik yapabileceğini biliyor. Evet O herşeyi biliyor ama aklını kullanamayan, düşünme yetisi gelişmemiş insanoğlu bunları bilemiyor. O cüppe giyip insanların ahlaksızlık yapacağını, dinini 3-5 kuruşa satacağını biliyor ama insanoğlu hala bunu bilemiyor. O sakal bırakıp eline 99 luk tesbih alan bir adamın Pedofili olabileceğini biliyor ama insanoğlu bilemiyor.

Neden?

Çünkü insanoğlu gelenekleri din sanma yanılgısından halen uyanmıyor. Uzun bir kaftanın insana iffet ve ahlak kazandıracağı hayaline kendini inandırmış yada inandırılmış. Tek kaynağını Kuran olarak kabul etmiş olsaydı tüm bu geleneklerinden kurtulup özgürlüğüne kavuşacaktı ama kendi aklına güvenemiyor yada güvendirtmiyorlar.

Bir yerlerde doğru kelimeler ve cümleler okuyor, ilk bakışta aklına yatıyor ama sorgulayacağı yerde o doğru cümleleri kimin kurduğu ile, bu cümleleri kuran kişinin kılık kıyafeti nasıldır ile, bu cümleleri kuran kişinin ünvanları varmıdır ile ilgileniyor, bunları araştırıyor…

Sonuç olarak Allah bu yeryüzüne ilk akıllı insanı yerleştirdiğinden beri elçilerini peşpeşe gönderdi ve kullarına en ideal olan yaşam tarzını sundu. Kullarının erdemli insanlar olarak yaşamaları için gerekli olan tüm ihtiyaçlarını karşıladı. O kulları arasında asla bir ayırım yapmadı. O’nun sunduğu bu yaşam tarzı bir Irak’lıya da uygundur, bir Paraguay’lıya da uygundur, bir Kanada’lıya da uygundur. O’nun dininde tüm yeryüzündeki kulları birlik, beraberlik ve esenlik içersinde ayırım yapmadan mutluluk içersinde yaşamalıdır. Akıl ve düşünce düzeyleri bunu anlamaya, özümsemeye müsaittir… İffetli olmayı örtülerle eşdeğer tutan insanlar Allah’ın pek çok Ayetini inkar etmiş oluyorlar. Allah’ın iffet tanımı bu kişilerin iffet tanımıyla aynı değildir. Zira Allah’ın Ayetlerinden anlaşılıyorki iffet namus ile eşanlamlı. İffetli olmak gayri meşru cinsel ilişki yaşamaktan kaçınmak demek. Eşini aldatmak iffetsizlik demek. Evlilik dışı ilişkiler yaşamak iffetsizlik demek. İffet cinsel organlarını korumak demek ama bu koruma örtü ile korumak değil gayri meşru ilişkilerden korumak demek.

Meryem-20: “Bana hiçbir insan eli değmemiş ve ben iffetsizlik etmemişken nasıl olur da bir oğlum olur,” dedi.

Aşağıdaki Mearic Ayetlerinden de görüyoruz ki iffetli olmak sadece kadına mahsus bir meziyet değil. Erkeklerinde iffetli olunması isteniyor. Madem bazı kişilerin bu yanlış algısından dolayı, iffet ne kadar çok örtü olursa o kadar iyi olur şeklindeyse erkeklerinde üzerlerinde bol bol örtüler bulundurması gerekmez mi? Erkekler niye iffetlerini belli etmek için örtünmüyor? Halbuki Tevrattan anlıyoruzki peçe takan, başını örten erkekler var o dönemlerde. Hatta Musa bile. Ama erkekler nedense iffetli olmayı kılık kıyafetle ispatlamak yoluna gitmiyor. Bu görev nedense kadına verilmiş. Kim vermiş, nasıl vermiş, neden vermiş yukarıda bahsettiklerimden sonra sanırım anlaşılıyor.

Mearic-29:Ve iffetlerine karşı duyarlı olanlar,

Mearic-30:Eşleri; yani meşru şekilde sahip oldukları dışında (isteklerini frenleyenler) çünkü ancak o zaman hiçbir kınamaya uğramazlar,

Bu tabudan kurtulmak istemeyenler olabilir, dokunmayın benim tabuma diyenler çıkabilir. Tabiiki istediğiniz kadar tabuyu üzerinizde taşıyabilirsiniz. İstediğiniz kadar örtülere bürünüp geleneklerinizle yaşayabilirsiniz. Burada yanlış olan sizin geleneklerinizle yaşamak istemeniz değil, geleneklerinizi sanki Allah’ın dininin bir emriymiş gibi yaşamanızdır. Kitlesini kaybetmekten korkan birçok kişi şunu diyebilmeli; “evet ben geleneklere uyarak örtünüyorum, Arap ve Yahudi gelenekleri hoşuma gidiyor, ama bu yaptıklarım İslam’ın emri değildir”. Doğru olan davranış bu değil midir? Allah’ın tasvip edeceği tavır bu olabilir ancak. Eğer bunu yapabilecek nefisler çoğalırsa sanıyorumki Arap ve Yahudi geleneklerinden hoşlanmayan bir Macar yada Finli rahatlıkla İslam dinini sevip, kendine din olarak seçebilir. Çünkü başka bir kültürde yetiştiği halde başka bir kültürün geleneklerini kabul etmek zorunda kalmayacaktır.

Yukarıda verdiğim Yaratılış örneğinden sonra iffetli kadının kılık kıyafetiyle anlaşılamayacağı iyice anlaşıldıysa, başında örtü olmayan bir kadına iffetsiz yakıştırması yapanlar ve o kadınları cariye olarak gören erkekler ve kadınlar şu Ayetin muhatabı olmazlar mı?

Nur-23: İffetli ve kötülüklerden habersiz inanan kadınlara iftira edenler, dünyada ve ahirette lanetlenirler ve onlar için büyük bir ceza vardır.

Yada her zaman olduğu gibi apacık Ayetleri üzerine alınan kullar çıkmaz mı?

1511406_519980978108568_2067107215603588200_n

Kapadokyalı Apollonius

Allah her ne kadar  en güzel Hadis’inde “Allah size şah damarınızdan da yakındır” diyorsada, neticede o şah damarı ile insan arasına, koskoca bir cahillik veya bir kalp körlüğü veya tatminsiz bir nefis sığabiliyor. İnsanoğlu ne yazık ki gerçekler gözünün tam orta yerine sokulsada hep yanlışa, batıla meyilli. Hakikati anlatan birçok bilge insan, hakikat düşmanları tarafından tarihten silinmeye çalışıldı. Menfaatlerine ters gelen herşeyi yok edip yutmak için çabaladı insanoğlu…

Bir insanın aklını, kalbini, ruhunu alıp ıskartaya çıkardığınızda hiçbir şey üretemez. Bütün bunlar ona verildiğinde de ürettiği şeyler onun değil, ona bu yetenekleri veren varlığın eserleri olabilir ancak. Bir istiridye kabuğunu taklit ederek sabunluk yapan seramik sanatçısının eserine bakan kişi; süslemelerine, boyasının renklerine hayranlıkla bakar ve seramik sanatçısının ne kadar zevkli, zanaatkar olduğunu düşünür ve taktir eder.

Ama aklına getirmez yada getiremez, o istiridye kabuğunu yoktan var eden ve o muhteşem herbiri simetri harikası kıvrımları, biçimi, rengi veren ve tüm bunlar yetmez gibi içine birde muhteşem bir inci yerleştiriveren Büyük Sanatçının Büyüklüğünü!

Bundan binlerce yıl önce Anadolu’nun tam orta yerinde bir bilge adam yaşadı. İsa ile aynı zamanlarda doğdu ama aynı zamanlarda ölmedi yada ortadan kaybolmadı diyelim. Bu bilge kişi günümüzde yaşanılan gibi hakikate çağıran kişilerin zorluklarını yaşadı. Aşağılandı, hakarete uğradı, büyücü damgası yedi. Çünkü o geleneklerin dinini kabul etmiyordu. O bilime inanıyor, insanların her geçen gün geriye değil ileriye doğru adım atmasını istiyor, ruhun kötülüklerden arındırılarak Allah’ın istediği kriterlerde bir insan olunması gerektiğine inanıyordu. Bunların eğitim ile sağlanacağını düşünüyordu. Onun bilgiye olan açlığı hiç dinmedi. Ömrünü hep kendini aşama aşama geliştirerek, eğiterek, yaşamın ve yaratılışın sırlarını öğrenmeye çalışarak geçirdi. Çünkü ona vahyedilen şey aklını çalıştırmak ve derin düşünmek idi. Düşündüğünde, aklını çalıştırdığında yaşamın ve yaratılışın sırlarına ulaşacağı vahyedilmişti. Yeryüzüne ve evrene gözlerini çevir bak, incele denmişti. Aradığın tüm soruların cevapları zaten yerde ve gökte serilmiş durumda denmişti. Senin zihnin öyle bir zihinki yerde ve gökte ne varsa herşeyi algılayabilecek güçte denmişti.

Bu düşünen insan ona verilen tüm yeteneklerini kullanmak için olağanüstü çaba gösterdi. Çünkü bir ufacık bilgiye ulaştıktan sonra hiç bilmemiş gibi yapamazdı. Amaç her zaman ufacık bilgiden kocaman bilgi dağlarına ulaşmak olmalıydı. Artarak, katlanarak büyüyen bilgiye ulaşmaktan hiç vazgeçmedi. Ve ulaştığı bilgilerden sonra kitaplar yazdı geleceğe aktarabilmek için. Ulaştığı bilginin sonraki nesillere aktarılması için eserler bırakmak istedi. Ama eserleri bağnazlar tarafından yok edildi. Onun hakkındaki bilgileri ancak onun öğrencileri aktarabildi gelecek nesillere.

O hiçbir zaman geleneklerden, atalardan gelen dini savunmadı. Elinden geldiğince gelenekler dinine uyan insanları uyarmaya çalıştı. Yeniliğe, bilgiye açık insanlar tarafından sevildi, sayıldı, bağnazlar tarafından itibarsızlaştırılmak için büyücü etiketleri takıldı. Sapkın diye isimler takıldı Tevhide inandığı için. Ona yakıştırılan çirkin sıfatlardan kendisi lehine olaylar da olmadı değil. Roma İmparatorluğu ölüyü diriltti diye ondan ve yaşadığı beldeden vergi almayı kaldırdı.

Apollonius Allah’ın dinini gelenekler ve kültürler üzerine inşa etmeyeceğini anlayacak kadar zeki bir düşünürdü. Zira bilirdi ki kültürler ve gelenekler asırlar içersinde değişir, revize olur ama Allah’ın yasaları asla değişmez. Geleneklerin üzerine inşa edilen din asırlar içersinde yok olmaya mahkumdur. Oysa Allah’ın dini binlerce yıl dimdik ayakta kalmalıdır.

Tarsus Pisagor Okulunda bir sütunun dibinde oturmuş düşünürken, uzaktan onu gözleriyle takip eden Yahudi Aziz Paul’un haince içinden “Senin tüm gerçeklerini 3-5 kuruşa hurafeyle değişeceğim” dediğini duyar gibi oluyorum. Bugünümüze gelip baktığımızda bu yemini etmiş olabileceği ihtimali kuvvetle kesinlik kazanıyor. Binlerce yıldır gerçek ile yalanın çetin savaşlarını yaşadı bu yeryüzü. Nice saygın insan saygısızlığa mahkum edildi, bazılarının kafası vuruldu, bazıları zindanlara atıldı. Ama tek gerçek değişmedi. İnsanın gerçeklerden kaçma zafiyeti.

Peygamberler, bilgi verilenler hep zulmedilen taraf oldu. Allah’ın seçtiği kişiler olma şerefini kazanmış birçok insan tarihin sisli ve esrarlı perdeleri arasında kaybolup gitti.

Tıpkı Filozof, Bilim Adamı Apollonius gibi.

Ona layık görülen tek şey, yaşanmış bir gerçeği yansıtan silüetinin, hayal dünyasından gelen bir adama kopyalanması oldu. Ama adı bile anılmadan…

Bakara-129: “Rabbimiz! İçlerinden onlara, senin ayetlerini okuyacak, kendilerine Kitap’ı ve hikmeti öğretecek, onları temizleyip arındıracak bir resul gönder. Sen, evet sen, Aziz’sin, tüm ululuk ve onurun sahibisin; Hakim’sin, tüm hikmetlerin kaynağısın.”

balon-kapadokya

Zümrüt Tabletler

Aşağıya çevirisini alıntıladığım Zümrüt Tabletlerin Hermes’in mezarında bulunduğu düşünülüyor. Hermes kimilerine göre bir bilge, kimilerine göre bir din adamı, kimilerine göre bir peygamber. Kimilerine göre Tevrat’tan Hanok ve Kuran’dan İdris Peygamber.

Her ne olursa olsun gerçek şu ki; Hermes’e verilen metinler, Kuran’da okuduğum ayetler gibi beni heyecanlandırıyor. Bu heyecanı bir Tevrat okuduğumda duyamıyorum, sebebi nedir hiç bilmiyorum.

Beni heyecanlandıran diğer bir konu da, bu Zümrüt Tabletlerin M.Ö 16.000 yıllarına ait olduğu iddiası. Ne kadar doğrudur bilemiyorum şu an için. Bu tabletlerin Büyük İskender tarafından İskenderiye de bulunduğunu dikkate aldığımızda, tam 15 bin küsur yıldır bu öğretinin hüküm sürdüğü sonucunu çıkartabiliriz. Ve ortadan helak yoluyla kaldırılmış toplumların ve son dönemlerdeki Antik Mısır’ın neden ve nasıl ileri düzey bir toplum olduğunu anlayabiliriz. Zira bu Tabletler sayesinde o dönemlerde Simya, Astronomi, Tıp, Matematik, Sanat v.s de  önemli sıçramalar yaşanmıştır. Araştırmacı James Churchward’a göre Zümrüt Tabletler Mu ve Atlantisten Kuzey Afrikaya göç eden ve Mısırlıların atalarını oluşturan bu uygarlıkların miraslarındandır. James Churchward’a göre Hermes, Tek Tanrılı dini Mısır’a taşıyan Atlantisli bir bilgedir.

Her şey BİR’den oluştu; her şey birin tezahürüdür.
Birçok Tanrı olduğunu mu sanıyorsun?

Bu, saçmadır: Tanrı BİR’ dir.
O, bir sayısı gibi tamdır, O, kendisi kalır.
O, bütündür; O, her şeyi içerir.
O, BİR’dir, iki değil. O bütündür, çokluk değil.
O, kusursuzdur, bozulmaz ve ebedidir.
O, yücelerin yücesi Mutlak Hakikat’tir.
* * *

Sadece insanda vardır ikili tabiat.
Ruhların hepsinin de tabiatı birdir.
Ne erkek ne dişidir onlar.
Varlığın ilk adımı, mücadele etmektir nefsiyle.
Uzun bir birlik davasıdır bu…
Birleştirmek isterken biri, ayırmak ister diğeri.
* * *
Mükemmel işleyen evren, sayıların gücüyle düzenlenmiştir.
* * *
İlahlar ikiliği bir etmiş insanlardır.
İnsanlar ise birliği bilmek için, ikiliği yaşayan henüz çocuk ilahlardır.
* * *
Sözler tek başına aktaramaz hakikati.
* * *
Bir ruh bedenini terk ettiğinde, gözden geçirir yaşamını, ilahların huzurunda.
* * *
Şimdi, geçmişten doğar; gelecek ise şu andan.
* * *
O, her şeyin ilkidir, Ve başlangıcı olmayandır.
O her şeyin köküdür ve kaynağıdır.
O’nu tanımlamak imkansız ve O’na hiçbir ad verilemez.
O, çok yücedir, adıyla anılmayacak kadar.
* * *
İkinci doğuşunda bir insan, değildir artık üç boyutlu bir beden.
* * *
Aslında, görünmeyen O, kendileri de görünmez olan düşüncelerle görülebilir yalnızca.
O’nun görünmez olduğunu mu sanıyorsun?
Bunu söyleme sakın!
O’ndan daha görünür değildir hiçbir şey.
O her şeyi yaratmıştır; işte onlar vasıtasıyla görebilirsin O’nu.
Her şeyde gösterir kendisini böylece.
O, yarattıkları vasıtasıyla bilinir.
Yarattıkları görülebildiğinden dolayı, görebiliriz Yaratıcı’yı.
Gözlerinle görmek için O’nu, mükemmel düzenine bak evrenin; algıladığın her şeyi yöneten
Zorunlu yasalara ve olan ve olacak olan her şeyin mükemmelliğine bak!
Uzayda kendine verilen yerde dolaşır her yıldız.
Niçin bütün yıldızlar aynı yolu izlemezler?
Her birinin yerini tayin eden kimdir?
Bunların yapımcısı ve sahibi olmalıdır birisi.
Mümkün değildir tesadüfen ortaya çıkmaları.
Düzen tümüyle yaratılmış olmalıdır mutlaka.
Ölçüye sığmayan sadece ortaya çıkandır tesadüfen.
Oysa düzensizlik bile tabidir, Alemler’in Sahibi’ne.
* * *
Saflık koşusunu tamamlamışsa eğer, ruh tırmanır o zaman, geçerek gök katlarından.
Soyunmuşsa yüklendiği her şeyden, sahibidir şimdi gerçek gücünün, ve çıkabilecektir artık sekizinci göğe.
Işık bedenli bir varlık olarak, O’na hizmet etmek için.
* * *
Kozmoz’un özü mükemmel düzendir; zamanın özü devinimdir.
Ama O, devimsizdir her zaman, sonsuz ve değişmezdir.
Devimsiz devindiricidir O.
Gizli olan O, apaçıktır bütün eserlerinde.
Ama ‘Kader İlahesi’dir, her şeyi değiştiren
Doğal gelişim yasasına göre, yaratan sürekli değişmez Hakikat’ten, hiç durmadan değişen dünyayı.
Yasaların icapları çerçevesinde işler doğayı tükeniş ve yeniden oluşlarla
Ve yaratılışı sürekli tekrarlayarak kendi bilgeliğini ortaya koyar.
* * *
Güneş bir suretidir sadece, göklerden yüce olan yaratıcının.
* * *
Haydi dinleyiniz çamurdan insanlar!
Bir an düşün, nasıl oluştuğunu ana rahminde.
Aklına getir o usta işçiliği ve ara o sanatçıyı, böyle güzel bir görüntüye şekil veren.
Kim çizdi göz yuvalarını?
Kim açtı burun deliklerini, kulaklarını ve ağzını?
Kim uzattı sinirlerini ve sıkıca bağladı?
Kim yaptı kemiklerini ve etini deriyle örttü?
Kim ayırdı parmaklarını ve düzleştirdi tabanlarını?
Kim hazırladı kalbini ve boşluklar bıraktı ciğerlerinde?
Kim görünür kıldı güzelliğini ve sakladı bağırsaklarını içeride?
Kaç çeşit beceri kullanıldı ve kaç tane sanat eseri yaratıldı
Oluşturmak için bir insanı?
* * *
Bütün formlar şekil verir maddeye ve ruh kudreti sürekli değiştirir onları,

Bir halden diğerine.
* * *
Hangi ateş yanar kirlilik gibi?
Göremiyor musun hala,
Saf olmayan ruhun katlandığı ıstırapları…
* * *
Toprağı ateşten ayıracaksın, sübtil olanı kalın olandan!…
* * *
Fiziksel alem süptil alemin aynasıdır.
* * *
Kendinizi dönüştüremedikçe, hiç bir şeyi dönüştüremezsiniz.
* * *
Yukarısı aşağıya, aşağıdaki Yukarıdaki’ne benzer
* * *
Her şey titreşmektedir. Hiçbir şey durağan değildir.

Her şey alçalır ve yükselir, her şey bir sarkaç gibi hareket eder.

Her nedenin bir etkisi, bir sonucu vardır; her sonucun da bir nedeni.

Her şey yasaya uygun vuku bulur. Rastlantı, bilinmeyen bir yasaya verilen bir addan başka bir şey değildir.

***

Her ne varsa düşüncedir, Yaratıcı’dan doğan düşünceler.

Mükemmel olmayanlar kavrayamazlar, sonsuza kadar mükemmelleşmiş olanı.
O gizlidir, yine de apaçıktır her yerde, O’nun varlığı bilinir düşünce yoluyla ancak.
Yoktur O’nun mahrum olduğu ve muhtaç olduğu bir şey.

***

“Bütün”, birçok parça değildir, sadece kısımlardan oluşmuş bir “bütün”dür.
Onlara “ayrı ayrı baktığınız” zaman, her şeyin çok olduğunu düşünürsünüz.
Ama “görebildiğiniz” zaman hepsinin “Bir”e ait olduğunu
Ve Bir’den aktığını,
Tüm parçaların bütünleşmiş olduğunu
Ve birbiriyle bağlantılı olduğunu anlayacaksınız.

***
En yücesinden en alttakine kadar her şey
Bir varlık zinciriyle
O’nun iradesine bağlıdır.
Değişken her şeyin yaratıcısı O’dur.

***
Gözün görebildiği şeyler, fantomlar (hayal) ve illüzyonlardır ancak.
Göze görünmeyen o şeyler gerçektir yalnızca.
Hepsinin üstündedir güzellik ve iyilik fikirleri.
Göz O’nun varlığını göremediği gibi, bu büyük fikirleri de göremez.
***

Zihin hapsolunamaz, her yerde olabilir, ve her şey içinde mevcut olmaktadır.
Ve onun kadar hızlı değildir hiçbir şey.
Deneyimle de gör; kendini yabancı bir ülkede hayal et!
Okyanusu düşün ve işte oradasın.
(Bunu yaparken) cisimlerin hareket ettiği gibi hareket etmemişsindir,
Ama yolculuk etmişsindir mutlaka.
Göklere uç yüksel; kanatlara ihtiyacın olmayacak.
Seni engelleyemez hiçbir şey; ne Güneş’in yakıcı sıcaklığı ne de dönüp duran gezegenler.
Tezahür ettirilmiş olanların sınırlarına ilerle!
Taşmak ister misin hiç kozmosun sınırlarının ötesine?
Senin zihnin için o dahi mümkündür.
Hissedebiliyor musun şimdi hangi güce sahip olduğunu?
Bütün bunları sen dahi yapabiliyorsan, öyleyse seni Yaratan nelere kadirdir, bir düşün!
***
Zihin nasıl biliniyorsa düşünceler vasıtasıyla, O da bilinir yarattıkları vasıtasıyla.
Bütünlüğün her şeyi kuşatan yazarıdır O, her şeyi dokuyandır “hakikat kumaşı”na

***

O’nu görmek mi istiyorsun?
Bak hayatla dolup taşan maddeye, içerdikleriyle birlikte kalp gibi çarpan.
Tefekkür et dev bir beden olan kozmosu!
Göklerin ruhsal ateşini gör,
Güneş’le ışığa dönüşen ve
Dünya’ya iyilik olarak saçılan.

***

Heykeller ve portreler öylece oluşmazlar, bulunmadıkça bir heykeltıraş ya da ressam.
İnsan denilen böylesine yüce eserin yok mudur bir yapıcısı?

***

Kozmos hayattır, tümüyle.
Yoktur ve hiç olmamıştır
Ve hiç olmayacaktır
Ölü/cansız olan bir şey kozmos içinde.

zumrut-tablet

En Güzel Dönüş

İnsanın Yaratıcısı  ile konuşacak birşeylerinin olmaması ne kadar acı. Oysa Yaratıcı bütün kelimelerini fıtratına, evrene, yerin üstüne ve okyanusların diplerine kadar yaymışken, iki kelimeyi bir araya getirip Yaratıcınla konuşamamak, bu kıtlık ile ömrünü geçirip sonlandırmak.

Bir kumrunun eşine olan sevdasından etkilenirken, “vay be” derken, insana verilmiş olan duyguları, kalbi hisleri sanki bastırılmak için verilmiş gibi hunharca kalbine gömmeye çalışmak. Kimse görmesin, bilmesin diye en derinlere hapsetmek.

Bu nankörlük değilde nedir?

Bu sana verileni inkar etmek değilde nedir?

Allah bana dua edin, bana yaklaşın, huzuruma gelin ki kötülüklerden arının derken, benim huzuruma gelmek sizi kötü işlerden korur derken, bu cümlelerden ne demek istediğini çözememek nasıl bir gaflettir. Oysa ki, herşey çok açık. Bu cümlelerden başka anlamlar çıkarılamayacak kadar açık. Herşey ayan beyan ortada.

Günümüz dünyasında Psikolojik sorunlarını, bir doktor vasıtası ile konuşarak çözmeyi ve tedavi olmayı akıl erdirebilmiş, buna ikna olmuş milyonlarca insan, nedense Allah’ın yukardaki bu sözlerini anlamıyor. Bir doktorla konuşmak tedavi yöntemi olarak kabul görüyorken Allah ile konuşmanın kendilerine bir tedavi olarak dönebileceğini düşünemiyor bir çok insan.

Kuşlar kendi aralarında konuşurken, bitkilerin kendi aralarında iletişim kurdukları düşünülürken, bunlara ikna olan insan nedense Yaratıcısının kendisi ile iletişim kurmak istediğini göremiyor. Ki indirdiği Kitab’ında bunu yüzlerce kez söylediği halde. Eğer bir insan duygularını yitirmişse yada hiçbir zaman bu duygulara sahip olamamışsa tabii ki Yaratıcısı ile konuşacak hiçbirşey bulamaz. Geceleri oturup gününün muhasebesini yapamayan bir insan tabii ki o gün bencilce yada kıskançlıkla hareket ettiğini anlayamaz. Anlayamadığı içinde Yaratıcısının huzuruna gelip “Yarabbim ben şu kişiye şöyle kötü duygu besledim bugün, benim bu kötü duygumdan kurtulmam için bana yardım et” diyemez. Diyemediği içinde dileği kabul olmaz ve o insan bencilliği, kıskançlığı içersinde kavrulup, hem kendine hem etrafındakilere zulmeder.

“Allah dileyene dilediğini verir” deyip de, kötü huylarından ve duygularından samimiyetle kurtulmayı istemeyen, tedavi olmak istemeyen bir insan nasıl kötülüklerden uzaklaşır. Bencil ve kıskanç olduğunu bir insanın çözebilmesi için kendi kendine konuşması gerekir ve bu huylarının olduğunu tespit edebilen bir insan ancak Allah’tan bu konuda yardım isteyip, O’nun sayesinde bunlardan kurtulabilir.

“Allah dileyene dilediğini verir” deyip de bunu sadece maddi yada fiziksel isteklere bağlamak nasıl bir yanlıştır. Hem bu dünya hayatı için yaşamadığını iddia edeceksin ama bu cümleden sadece araba, ev, iş dilemeyi çıkartacaksın. Yada hadi bunu dilemediğini varsayalım sadece hidayet dilemeyi, doğru yol dilemeyi çıkartacaksın.

Kötü huylarından ve duygularından arınmış olmayı dilemeyeceksin.

Kendi kendine muhasebe yapmak, kendini tanımak için yardım dilemeyeceksin.

Keşke “Sadece Kuran” ve “Ben anladım” diyerek herşey bitseydi. Hayır, herşey yeni başlıyor.

Varoluş sebebimiz sadece Kitab’ımızı anlama imtihanımız değil aynı zamanda üstün nitelikli bir insan olma yolundaki hedefi de amaç edinebilmektir.

Hiçbirimiz kötü huylarımızı doğuştan kazanmadık, annelerimizden Allah’ın bizden razı olabileceği insan niteliğinde doğmuştuk. Sonradan edindiğimiz her kötü huyumuz, kötülüğün hükümdarı tarafından içlerimize atılan tohumlardan başkası değildir. Yarın Allah’ın huzuruna döndüğümüzde Allah sonradan edindiğimiz bu kötü huylarımızla bizden razı olmayacaktır. Çünkü O’nun verdiğini değiştirdik, tekrar eski haline döndürmeden  asla bizi affetmeyecektir. Üstün yaratmışken neden yarı üstün bir dönüşe razı olsun. Üstün yaratmışken neden az üstün bir dönüşe razı olsun.

O bizi, bize verdiği gibi istiyor.

Ne eksik ne fazla…

Deforme olmuş bir insanın dönüşünden Allah nasıl razı olur…

Hud-4: Dönüşünüz Allah’adır. O her şeye Gücü Yetendir.

Hud-5: Onlar, göğüslerindekini bilinç altına itip O’ndan gizlemek isterler. İyi bilin ki elbiselerini büründükleri zaman dahi onların gizlediklerini ve açıkladıklarını bilir. O, gizli düşünceleri bilendir.

Rad-29: İnanıp erdemli bir hayat sürenler için müjde ve en güzel dönüş yeri vardır.

10264334_10152078751448994_8341866640720894405_n