Archive | Ekim 2014

Andolsun Akıp Giden Zamana

Zaman su gibi akıp giderken avuçlarının arasından, tükenmekte olan ömrünün her anını farkındalık içersinde neden yaşayamıyor insan. Basit bir ameliyat sonrasında, basit bir ödemden ve iltihaplanmadan sonra genç yaşta biten bir yaşamın acısını ancak 3 gün yaşayıp, sonrasında nasıl hiç birşey olmamış gibi vur patlasın, çal oynasın devam edebilir insan. Hiç mi düşünmez insan? O gencecik yitip giden yaşamın, bir uyku halinde başlayıp, uyku halinde son bulmasından hiç mi ders çıkarmaz insan. Aptallık çağı dedikleri çağ bu olsa gerek!!!

Oysa etrafına tüm dikkatini kesilerek baktığında, gencecik biten hayatların nasıl da bomboş, hiç yaşanmamış gibi sonlandığını görebilir. Yada genç olmasında en yaşlısından olsun, dikkatle baktığında bu yaşlı insanın nasıl geldiyse öyle gitmek üzere olduğunu görebilmeli her insan. Nedense genç ölene daha çok vah çekilir, ne kadar da gençti diye. Ama belki de 50 yıl daha eklense ömrüne, yaşlı ölenden hiçbir farkı olmayacak. Hayatında en şahanesinden bir devrim yapamadan, göçüp gidecek bu dünyadan. Yaşamın bir başlangıcı ve bir sonu olduğunu bile bile hazlar peşinde koşmayı amaç edinip, açılmamak üzere kalbini ve gözlerini dağlayan insanları anlamak, herşeyin farkına varmış insanlar için çok zor.

Sanki Yaratıcı ile büyük bir pazarlık yapmışcasına o kadar rahat ki insan, kendine biçilen ömür cetvelinden her milimetreyi en verimli halde kullanması gerekirken, bir başıboşluk içersinde ömür tüketmeyi bir hedef biliyor. Mesele bir insanın baharında hayata veda etmesi değil, o kısa bahara ne kadar yazlar, ne kadar kışlar sığdırabildiğinde. Bir hayata sadece bahar sığdırıp, yaşayıp tükenmektense, o baharın içine kendisine birçok artılar kazandıracak, kendisine ter attıracak yazlar ve kendisini sersemletip, titremesini, kendisine gelmesini sağlayacak ayazlar sığdırabilmeli insan.

Bu boşvermişliğin altında ne var diye düşünüldüğünde, sebeplerden biri “Allah nasıl olsa affeder” rahatlığı olabilir mi acaba?

Evet Yaratıcı’mızın affedici sıfatı var ama bu affetmeyi Allah yolunda çaba gösteren Müminlere lütfedeceğini bilmek gerekir. Yaratıcımız Kitabını Müminlere rehber olması için indirmiştir ve içinde yazılan yasalar, tavsiyeler sadece Müminleri kuşatır. Yani Kuran’ı okuyup ben bu Kitab’ın içindekileri kendime rehber olarak aldım, kabul ettim ve yaşayacağım diye hedef belirledikten ve yaşamaya başladıktan sonra bir insan Mümin olur. O sebepledir ki Allah’ın tüm merhameti, şefkati, affı Müminler üzerinedir. Hal böyle olunca Kuran’ın rehberliğinde yaşam sürmeyi bir kenara bırakalım, Kuran’ın kapağını bile açıp okumamış bir insanın bu lütuflardan nasiplenmesi beklenmemeli.

Günlük yaşamda sık sık görüyoruz, insanlar birbirlerine Allah’ında isminin geçtiği çok güzel dileklerde bulunuyorlar. İnsanların güzel dileklerde bulunması hoş tabii ki ama kendini kandırmaktan öteye gidemeyen hoşluklar bunlar. En basitinden “Allah sabır versin” sözünü düşünürsek, bunu karşı tarafa dileyen bir insan için hoş bir davranış. Ama dilekte bulunulan kişi Allah’ın emirlerini uygulamayı bırakalım, rehber Kitab’ını dahi okumadıysa bu güzel dilek boşlukta sallanıp duran, anlamsız bir dilekten başka birşeye dönüşmez. Dilekte bulunulan kişi Allah’ın yolunda yürüyen bir kişi ise ancak Allah sabır verebilir. Bu sabır da zaten yukarıdan aşağıya bir yıldırım düşmesi gibi bir olay şeklinde gerçekleşmez. Allah’ın sabır vermesi Kuran’ı okuyup, anlayan insanların, Kuran’da sık sık bu dünyanın boş olduğunu vurgulanmasından dolayı veya başımıza gelen her iyi veya kötü şeyde bir hayır aramamız gerektiği için veya Allah’ın Müminlerin dostu olduğunu anlamasıyla kendiliğinden oluşan bir duygudur. Kuran’ın kendisi Mümine bu duygu yolunu açar. Niyetim asla insanları çıkmaza ve karamsarlığa sürüklemek değil, insanları bir hayal dünyasından kurtarıp gerçeklerle yüzyüze gelmesini sağlamaktır. Sonuçta her aklı başında insan; hayale, umuda kapılan insanlar topluluğunun İslam dünyasını ne hale getirdiğini çok iyi görmektedir. Keşke her kelimemiz, her cümlemiz içi dolu, nokta atışı gibi isabetli ve boşa sarfedilmemiş olsa. Ama ne yazık ki farkında olmadan, sadece kibarlıktan yada bizden iyi dileklerde bulunmamız beklendiği için bunları söylüyoruz. Tüm bunları detaylıca düşündüğümüzde, birbiri ardınca gelen ve giden günlerin, saatlerin, dakikaların ve saniyelerin insanlar için aslında bir nimet olduğunu rahatlıkla anlayabiliriz.

Zaman; Allah’ın kullarına bahşettiği en büyük nimetlerden biri. Bizleri bir başı ve sonu olan bir zamanın içersine attı ve bizlerin ne kadar O’nu tanıyabileceğimizi, O’nu gönlümüzde hissedip hissedemeyeceğimizi, zamanın dışında yarattığı sonsuz hayata bizim ne kadar layık olup, olmayacağımızı görmek istiyor. Zamanı iyi değerlendirip, ömrümüzün her saniyesinde düşünüp, tefekkür ederek, neden geldim, neden buradayım sorularının cevabını bulup sonra da Allah’ın ipine sarılıp yaşamamız gerekiyor. Aşağıdaki Ayet herşeyi özetliyor. Zaman aslında bizim lehimize olan bir durum değil, iyi değerlendirmediğimiz takdirde aleyhimize işliyor. O kadar önemli ki bizlerin hayatında; Allah zamana yemin ediyor. Zamanı iyi kullanmayıp, aklını işletmeyenlerin zarar da olduğunu anlayıp silkelenmek, yapılacak en doğru hareket olacaktır.

Herşeyi zamana bırakmanın en iyi çözüm olduğunu düşünmenin bile ne kadar yanlış olduğunu anlayabiliriz eğer samimi bir sorgulama yaparsak. Zamana bırakılan şeyler kendi kendine düzelmez, aksine düzeltmek için insanın maksimum bir hızla çaba sarfetmesi gerekir. Çünkü zamanın bizlere yanlış şeyleri kanıksatma, alıştırma ve gerçekleri sanki önümüzde yıllar varmışcasına ötelemek gibi kötü kazanımları vardır. Bu yüzden zaman geçtikçe insanlar iyiliğe değil, aksine yozlaşmaya gitmektedir.

Asr – 1: Andolsun akıp giden zamana ki;

Asr – 2: İnsanlar zarardadır.

Asr – 3: Ancak gerçeği onaylayıp erdemli davrananlar, birbirlerine gerçeği öğütleyenler ve birbirlerine sabretmeyi öğütleyenler hariç.

2443-110Z50R31732

Reklamlar