Tag Archive | Ayet

Unutturulan Ayetler

Tüm hayatınız boyunca ne sıklıkla karşılaştığınızı bilemiyorum ama benim çoğunlukla gördüğüm, toplumumuzda çok sevilen bir tutum var. Din ile ilgili çok derin araştırma yapmamış, sadece anne- babasından duyduklarıyla dinini yaşamaya çalışan insanların çoğunda “aman evimizde, ailemizde; inanan, ibadetlerini yapan bir kişi bile olsa mutlaka bulunsun” diye düşünülür. Bu kişi evin reisi yada hanımı olabilir. Eğer evin reisi dini ibadetlerini yapmayan biri ise hanımının dindar olmasından mutlu olur. Onu emniyet sibobu gibi görür. Onun yaptığı ibadetlerin kendisine de bir faydası olabileceğini düşünür. Yada tam tersi olsun, evin hanımı dini ibadetlerini yerine getirmesin, evin reisi ibadetlerini yapıyor olsun. Bu seferde evin hanımı kocasının yaptığı ibadetlerden kendisinin de nasipleneceğini, hesabına sevaplar yazılacağını düşünür. Başta da dediğim gibi bu gibi durumlara ne kadar rastladınız bilmiyorum. Ancak iyi bir gözlem yaptığınızda bu durumun ne kadar yaygın olduğunu göreceksiniz. Gözlem yapmanın da püf noktaları var elbette. Gözlem yaparken tamamen objektif olmalısınız. Yani şu benim akrabamdır, şunu görmeyeyim, aman şu kişiyi de çok severim, o ne yaparsa doğru yapar gibi duygularınızı bir tarafa bırakmanız gerekir. Adeta kasaba gitmiş tüm sinir uçlarınızı aldırmış gibi hareket etmeniz en doğru bakış açısını kazandırır size. Bunu yapabildiğiniz andan itibaren sadece yukarıda bahsettiğim terslikten başka diğer göremediğiniz terslikleri de görebileceğinizden emin olabilirsiniz. Bunu yapabilmeyi başarmak; doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü, siyah ile beyazı ayırt edebilmenizde mihenk taşı olacaktır.

Tam bu nokta da diyebilirsiniz ki ben bunları başarmak istemiyorum, sevdiklerimle, ailemle, akrabalarımla, arkadaşlarımla iyi ilişkilerim var ve bozulmasını istemiyorum. Tabii ki böyle bir seçim hakkınız var. Ama unutmayın ki bu dünyada imtihan edilmemizin yegane başlık konusu doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü, siyah ile beyazı birbirinden ayırt etme sanatını öğrenmemizdir. Ki Yaratıcımız bize yardımcı olacak bir Kitap indirmiştir zaten. Gerçeği inkar edenlere gelecek olan azabı haber versin, gerçeği kabul edenlere de kazanacakları ödülü müjdelesin diye. Başımıza geleceklerden haberimiz yoktu demesin kimse diye. Hangi yöne döneceğini bilemeyenlere bir rehber olsun diye.

En başta örnek verdiğim aile tipinin yanlış veya doğru yolda olduğunu anlamamıza yardım edebilecek tek yardımcı Kitap tabii ki Kuran’dır. Objektif olmaya karar verdikten sonra anlamaya çalışmak için başvuracağımız tek kaynak Kuran olmalıdır. Çünkü örnekteki aile bireyleri tamamen dini bir konudan dini bir çıkarım yaparak kendilerini rahatlatıyor ve boş bir beklenti ile belki de tüm ömürlerini bu şekilde geçirecek. Kısaca evin reisi hanımından, hanımı kocasından nemalanacağını sanıyor. Hesap gününde birbirlerine yardım edeceklerini sanıyorlar. Aracılık yapabileceklerini hayal ediyorlar.

Niyetimiz gerçeğe ulaşmak ise şimdi birde Allah’ın sözlerine bakalım.

Allah Kuran’da birçok yerde hepimizin tek başımıza huzuruna geleceğimizi, hiç kimsenin kimseye yardımcı olamayacağını bildiriyor. Tamamen yapayalnızız. Bu durum yalnızlıktan hoşlanmayan, sürü halinde yaşamaya alışmış, çoğunluğun akış yönüne doğru akmayı alışkanlık haline getirmiş, tek bir birey olmanın sorumluluğunu bir türlü kabullenemeyen, dayanmak için sürekli bir omuz arayan insanlar için felaket bir durum. Ancak kendine güvenen, rehberi Kuran olan, yaptığı hataların yada güzelliklerin sorumluluğunu taşıyabilen ve buna göre muamele görmek isteyen, yaptıklarının karşılığını hardal tanesi kadar bile olsa almak isteyen, tüm ömrünü iyiye, doğruya ulaşmak için harcamış bir kişi için en adaletli olan sahne bu sahnedir. Onu tatmin edecek, kendini güvende hissettirecek, adaletin yerini bulduğunu düşüneceği tek mahkeme bu mahkemedir. İyiliklerinin ödülünü ve geçmişte yapmış olup bir daha yapmamak üzere tövbe ettiği kötülüklerinin affedilip affedilmediğini göreceği en hassas terazi bu terazidir.

Allah Tahrim Suresi 10. Ayette Nuh ve Lut’un eşlerini örnek olarak veriyor. Doğru yoldan saptıkları için, kocaları bilgelik verilen kişiler olsa bile helak edilenlerle beraber helak edildiğini bildiriyor bize. Aracılık kurumu Allah katında onaylanan bir durum olsaydı, hatır- gönül işi araya girseydi bu kadınlar helak edilenler arasında yer almazdı.

Allah’ın kelimeleri tükenmiyor ve 11. Ayette gene örnek veriyor. Bu kez Firavun’un imanlı eşi “beni kurtar” diye yakarıyor Allah’a. Bu yakarıştan anlıyoruz ki gerçeğe ulaşmış, Allah’a gönülden teslim olmuş bir kadın zenginlik, makam, para, mal içinde dahi olsa bulunduğu şartları kabullenip oturamaz. Dünyalık sevgisi Allah’ın sevgisinin önüne geçemez. Adalet duygusunu kocamdır, çocuğumdur, akrabamdır, halkımdır diye içinde sindirip, yanlışa yelken açamaz. Gerçek bir Müslüman (Allah’a teslim olan) yanlışı, kötüyü fark edip, birtakım şeylerini kaybetmemek için sineye çekemez. En yakınlarından zulüm görüyorsa zulme katlanarak, ödülünü ahiret de alacağını sanarak durumunu devam ettiremez. Çoğu insan kafa kesmek, dövmek vs. gibi uğranılan fiziksel şiddetleri zulüm zannediyor. Hayır. Zulüm sadece fiziksel olmaz. Bir ömür boyunca etkilerini birebir iç dünyanızda yaşayacağınız psikolojik şiddet de bir zulümdür. İnsanın kendi kendine yaptığı; gerçeklerle yüzyüze gelmemek, gerçeklerden korkmak, cesaretsizliğinden dolayı bir sürü olumsuz şeyi yüklenmek gibi tutumlar da zulümdür. Allah zalimleri sevmez derken, tüm bunları kastettiğini anlamamız gerekir.

Ben günümüzde sırf kocası bir üst model bulaşık makinesi alsın diye kendinden, dininden taviz veren kadınları gördükçe Firavun’un karısına daha çok saygı duyuyorum. Zenginliğin ve makamın ortasındayken iman ederek başkaldırıp, Allah’a teslim olmak, sadece O’na dayanıp, sığınmak tam da böyle bir şey…

Ve son olarak da gönülden Allah’a yönelen kadınlara örnek olarak Meryem’i işaret ediyor bizlere 12. Ayetinde. Meryem’in yaşadığı çağdaki toplumsal baskıları düşündüğümüzde, onun yaşadıkları hiç de kolay değildi. Baskılar, dedikodular yüzünden yolunu, yönünü değiştirmedi. Yaşayacakları; toplumuna ne kadar ters gelecek olsa da, bütün dikkatleri üzerine çekecek olsa da, görevini başarıyla tamamladı. İsyan etmedi, ben bunu yapamam demedi, ben güçsüzüm, zayıfım, bana ağır gelir demedi, beni dışlarlar demedi. Tüm zorlukları göğüsleyerek sadece Allah’a teslim oldu, O’na güvendi.

Allah bizlere bu örnekleri boşuna vermiyor elbette. Her birinden kendi yaşamlarımıza aktarabileceğimiz, bakış açılarımızı doğru yönlere çevirmemize yardım edecek, yanlışı-doğruyu, iyiyi-kötüyü ayırabilmemiz için bize klavuzluk edecek ibretler var. Ama ne yazık ki özellikle kadınlar ile ilgili Ayetler sümen altı edilir gibi, kimsecikler görmesin başımıza bela olurlar der gibi, gün yüzüne çıkartmama gayretleri var.

Bir sürü hadis kitaplarını, ilmihal kitaplarını, çok sevdikleri hocalarının kitaplarını kendine rehber edinmiş kişiler, sadece Kuran’ı rehber edinmiş kişilere “asırlardır gelen geçen onca insan İslam’ı anlayamadılar da siz mi anladınız bir tek” diyerek eleştiriyor. Yani çoğunluğa bakarak azınlık olanların yanlış yolda olduklarını savunuyorlar. Bu kişiler sanıyorlar ki sonsuz bir cennet var, bu sonsuz cenneti doldurmak için çok insanın bu cennete girmesi lazım, bu yüzdende cenneti hak edenlerin çoğunluk bir kısmı oluşturmaları gerekiyor. Hayır. Gerçek hiç de öyle değil. Allah’ın doldurmak yada dolduramamak gibi bir kaygısı yok. O sonsuz bir cennet yaratır, içine sadece 2 kişi de alabilir. Ve bu kişilere yukardaki kadın örneklerini neden sakladıklarını, kadınlara iyi eş ve iyi anne olmanın dışında neden Allah’a iyi bir kul olmanın en önemli görev olduğunu enjekte etmediklerini sormak isterim. Yoksa işlerine mi gelmedi. Asırlardır o kadar insan geldi geçti neden kadınların dinlerini öğrenmeleri istenmedi. Neden kocalarına başkaldıran kadınlar övülüp, yüceltilmedi. Yoksa kadınları sadece bu dünyanın eğlencesi, menfaati gibi görüp, burda gününüzü gün edip cennette alacağınız hurileri mi hayal edip durdunuz. Zaten huri hayali kuran bir adama nasıl güvenir de evlenir kadınlar anlamış değilim.

Neyse; sonuç olarak eğer yanlışlar içersinde bir hayat sürmek istemiyorsak etrafımızı çok iyi gözlemlemeli ve rehber olarak mutlaka Kuran’dan yardım almalıyız. Zaten ben doğru olanı yaşayacağım ve bunda kararlıyım diye bir inatla yola çıktığınızda Allah, önce hafif şiddetli sarsıntılarla ardından dingin bir huzura kavuşacağınız yol arkadaşınızı size yoldaş edecektir. Ve bu yoldaş çoğu zaman size tek başınıza Allah’a döneceğini söylerken, aslında yalnız olmadığınızı Allah’ın her zaman size eşlik ettiğini, dünya hayatımızdaki herşeyin, herkesin gelip geçici olduğunu tek baki olanın Allah olduğunu hissettirecektir.

Tahrim : 10 Allah inkârcılara, Nuh’un karısı ile Lut’un karısını örnek verir. İki erdemli kulumuzun nikahı altında bulunuyorlardı; ancak onlara ihanette bulundular. Kocaları Allah’tan gelen hiçbir şeyi o ikisinden savamadı. İkisine de “Girenlerle birlikte cehenneme girin” denildi.

Tahrim : 11 Allah gerçeği onaylayanlara, Firavunun hanımını örnek verir. O, “Rabbim, benim için bahçede bir ev kur ve beni Firavundan ve yaptıklarından kurtar; beni bu zalim halktan kurtar” demişti.

Tahrim : 12 Ve İmran kızı Meryem de… O, iffetini korudu, biz de ruhumuzdan ona üfledik. O Rabbinin kelimelerine ve kitaplarını onayladı; itaat edenlerden oldu.

10356757_907947355944248_5258634305439005593_n

Bugün Günlerden Uyantesi

İnsanın hayatında öyle anlar vardır ki bazen; bir adım atsan uçurum, bir adım geri atsan tüm yüklerinden kurtulacağın bir ferahlık. Bazen yıllarını boş boş harcadığını düşünürsün ama o ferahlığa kavuşursan eğer aslında hiçbir şeyin boş geçmediğini, o ferahlığa kavuşman için bir ön hazırlık yaşadığını anlarsın.
Belki gökyüzüne, muhteşem bir kelebeğe, kokusu baş döndüren bir sümbüle baktığımızda, o an hiçbirşey düşünmemiş olabiliriz, bu güzellikler neden var diye iç geçirmemiş de olabiliriz. Ama gördüğümüz, tattığımız tüm güzellikler hafızamızın en ücra köşelerinde kayıt altına alınır ve zamanı gelince gün yüzüne çıkmak için sabırla bekler.
Kayıt altına aldığımız sadece güzellikler değildir. En mutsuz anlarımız da, adeta yaşadığımız güzelliklerin kayıtlarını silmeye zorlarcasına tüm hayatımızda kurulur, baş köşeye oturur. Güzellikleri sorgulamayız ama çoğu zaman mutsuzluklarımızı sorgularız. Ama bu sorgulama bunları neden yaşadım gibisinden değil, ben daha iyi şeylere layıkken bunları yaşamamalıydım şeklinde olur. Yani insan hep kendisini iyi şeyler yaşamaya layık ve yeterli görerek, sorması gerekli olan o en önemli soruları sormayı unutur.
Bazen yapmaktan çok zevk aldığımız bir alışkanlıktan zaman içersinde vazgeçtiğimizi görürüz. Bazen uygunsuz bir şey yapmaya hazırlanmışken son anda görünmedik bir el onu yapmamızı engellemiştir. Bazen çok istediğimiz bir evlilikten son anda dönmüşüzdür. Bazen çok eğlendiğimizi sandığımız arkadaşlarımızla aslında paylaşacak ne kadar az şey olduğunu görmüşüzdür. Bazen para kazanma telaşıyla çalışıp didinirken durup, benim yaşamım fatura ödemekle mi geçecek, ben bunun için mi bu yaşam hakkımı edindim diye düşünmüşüzdür.
Tüm bu yaşadığımız şeyleri hiç garipsemeden, hep hayatın içinde alışa gelmiş yaşanılan şeyler sanarak, ardında ne olduğunu düşünmeden yeni heyecanlara yol alırız. Tüm yaşamımızı bu şekilde geçirmeye razı olarak.
Ta ki o uçurumun kenarına gelene kadar.
O öyle bir uçurum ki; ya bu zamana kadar yaşadığınız şeylerin aynısını tekrar tekrar yaşamanız için sizi yutuverecek yada geri dönmemek üzere, tek yön gidiş bileti tutuşturuverecek elinize. O biletin hediyesi de var üstelik. Eğer biletin yanında verilen kılavuz Kitab’a sadık kalınırsa sonsuzluk hediyesi kazanacaksınız.
Zor bir karar gibi görünse de bileti almaya karar verdikten sonraki yaşamınızda herşeyin yerli yerine oturduğunu kendi gözlerinizle hayretle görüp, şükretmelere doyamayacağınız anlar sizi bekliyor olacak. Tüm yaşamınız boyunca elinizde evirip çevirdiğiniz şah taşınızla, içinizde bir elma kurdu gibi sizi kemiren düşmanın şahını nasıl mat ettiğinizi görebileceksiniz.
İşte o zaman;
Bir zamanlar hafızanızda kayıt altına alınan tüm güzellikler, sizin hayata güzel bakmanızı sağlamak için saklandıkları ücra köşelerinden çıkıp bakışlarınıza hükmetmeye başlayacak.
İşte o zaman;
Bu güzellikleri yaratmaya gücü yetenin size sonsuz güzellikler içinde bir yaşam yaratmaya da gücünün yeteceğini anlayacaksınız.
İşte o zaman;
Görünmeyen bir elin size geçmiş yaşamınızda yardım ettiğini, sizi koruyup kolladığını farkedip; sizin tüm bunlardan haberiniz dahi yokken, O’nun sizi kuşatmasından, O’nun ne kadar merhametli ve lütufkar olduğunu anlayacaksınız.
İşte o zaman;
Aslında yaşadığınız tüm iyi yada kötü şeylerin bu günleriniz için bir hazırlanma dönemi olduğunu, hiçbirşeyin boşyere yaşanmadığını anlayıp keşke daha önce farkedebilseydim demeye başlayacaksınız.
İşte bu cümleler bunun için kuruldu. Kelimeler en anlaşılabilir halde yan yana geldi, kimse keşke demesin diye.
Hafızada kaydedilmiş güzellikler “ben burdayım, ben burdayım” çığırtkanlığı yapabilsinler diye…

Yüce Yaratıcımız her yarattığı kulunun bir Uyantesi günü yaşaması için çeşitli uyarılar gönderir. Birazcık kendi haline kalıp düşünen bir kişi kendisi için hazırlanmış bir Uyantesi günü olduğunu anlayıp, Yaratıcısının sözlerini merak edip Kitab’ına yönelebilir.
Ancak; sanki iyi insan olmanın kitabını kendisi yazmış gibi ben zaten iyi bir insanım diyen, sadece arkadaş ve sosyal çevre edinmeyi amaçlamış, kendisine sadece bir ekmek gibi nimet olarak sunulmuş çocuğuna bakmayı amaç edinmiş, Allah’ın yoluna yönelirse buzlu rakısından vazgeçmek zorunda kalacağını düşünenerek işine gelmeyen, kandillerde günahlarım bağışlanır nasılsa deyip kendini avutan, kendisine sonsuz hayatı için hiçbir yararı olmayacak mal mülk sevdasına kapılmış, siyasi liderinin koltuk kapabilmesi için bütün hayatını kapsayacak şekilde canla başla mücadele etmeyi kendisine görev edinmiş, elaleme modern görünmek için dinden uzak durmaya çalışan insan evladı O’nun Kitab’ından yüz çevirerek nankörlük yapmayı daha kolay bulur.

Keşke insana hiçbir getirisi olmayan gelenekleri allayıp pullayıp, renkli ışıklarla cazibe kazandırıp, renkli şekerler ile çocukların hoşuna gitmesi için bile uğraşan bizler bir Uyantesi günü uydurabilseydik. O gün; herkesin kendini ve yaşadıklarını sorguladığı, tertemiz bir yeni sayfa açmak için heyecanla beklediği yılın en önemli günü olsaydı. Tertemiz bir yaşama başlayabilenler diğerlerini özendirmek için uğraş verselerdi. Uyantesi günü ile uyananlar diğer kişilere renkli, cıvıl cıvıl paketlerle Kuran hediye gönderselerdi evlerine. Uyantesi sabahı herkes en güzel giysilerini giyip, birlikte uyanışlarının sevinci olarak birbirini kutlasaydı, selam cennet arkadaşım diye kucaklasaydı. Uyantesi ile uyananlar tüm yıl boyunca evlerinin önüne bir stand kurup ihtiyacı olanların geçerken almaları için yiyecekler yerleştirseydi. Uyantesi akşamı festivaller düzenlenip çocuk, genç, yaşlı herkes uyanışlarının mutluluğunu yaşasaydı.

Uçurumun kenarından bir adım geri hamle yaparak kurtulanların artması dileğiyle…

Karia – 6 : Kimin tartıları ağır gelirse,

Karia – 7 : O mutlu bir hayat içinde olacaktır.

Karia – 8 : Kimin de tartıları hafif gelirse,

Karia – 9: Onun da varacağı yer uçurumdur.

ucurum

Benden Başka Bir Vekil Tutmayın

Bu sene yılbaşından önce sosyal medya da yılbaşını kutlayanları “başka kavimlere benzemeyin” hadisleri eşliğinde eleştiren birçok yazı gördük. Bu yazıyı yılbaşı kutlaması yapan bir kişi olarak kendi menfaatime uygun davranma telaşı ile yazmıyorum. Yılbaşı dahil, doğum günü, kandil, bayram gibi hiçbir özel günü kutlamayan biriyim. Benim için tek önemli özel gece Kadir gecesidir ve gerçekten yaşayıp şahit olduğum için bu gecenin mübarek bir gece olduğuna inanan biriyim.
Bu yılbaşı eleştirilerinde bulunan kişilerin kavimlere benzeme noktasında bu kadar hassas iken, nasıl oldu da diğer tüm yaşam alanlarında başka bir kavmi taklit edercesine benzeştiğini bir türlü anlayamıyorum. Diğer tüm hal ve hareketlerinin hatta cümlelerinin bile başka bir kavme tıpatıp benzediğini bilmemesini şeytanın bir oyunu olarak düşünüyorum.
Tabii ki bu benzeşmelerin neler olduğunu anlatacağım ama yüzlerce belki derin bir araştırmaya girişsem binlerce benzeşen yığınlar tomarı duruyor önümde. Açıkçası nereden başlayacağımı tam kestiremiyorum. En iyisi belki de uydurulan bir dini insanlara anlatmaya çalışırken karşılaştığımız diyaloglardan başlamak.
Yada en takıntılı olduğum konudan başlamak.
Konuya yabancı olmayanlar bilirler ki Alemlerin Rabbi Allah’tır. Yani Alemlerin Efendisi Allah’tır. Bunu bize bildiren bizzat Yaratıcımız olan Allah. Ayetlerinde sık sık Alemlerin Rabbi ifadesini kullanır. Rabb Efendi/Rehber demek. Çoğu kişi konuşmalarına Peygamberimizden bahsedecek ise Alemlerin Efendisi Peygamberimiz yada Peygamber Efendimiz diyerek bir giriş yapar. Allah kendisi için Efendi derken çoğu kişi bu sıfatı Peygamberimize de kullanıyor. Bunun yanlış olduğunu görmek Kuran’ı Türkçe olarak bir kez bile okumuş bir insan için zor olmasa gerek. Peki başka kim çok sevdiği Peygamberine Efendi sıfatı yakıştırıyor? Yahudiler!!!
Yahudiler Hz. Musa’ya “Moşe Rabbenu”, İbranice “מֹשֶׁה רַבֵּנוּ“, İngilizce “Moses our Lord/ Teacher” diye sesleniyor. İşin ilginç yanı şu; bu Yahudilerden kopya çekme olayı yaşandığı çok aşikar olmasına rağmen hiç “Musa Efendimiz” yada “ İsa Efendimiz” gibi sıfatlandırmalara rastlamıyoruz. Yalnızca Hz. Muhammed için bu sıfatlandırma yapılıyor, sanki diğer Peygamberlerimizi inkar ediyormuşuz gibi. Demek ki bu kopyalama olayında sadece Hz. Muhammed’e özel bir statü verme girişimi mevcut. Demek ki bu yanlışlık yada cahillik ile yapılmış bir hata değil aksine altında ciddi kasıtlar aramamız gereken bir sorun. Bu sorun nereye gider? Bu sorunun sonucu ne olabilir? Bu sorun eğer bilgisizlikle yapılıyorsa bunun yanlış olduğunu öğrendikten sonra kendimizi düzeltmemiz gerekmez mi?
Bu sorun sadece bir papağanın bizi taklit etmesi masumiyetinde mi yoksa bizi Allah’a ortak koşmaya götürecek kadar tehlikeli mi? Çok masum bir şeymiş gibi gördüğümüz bir şey acaba bizi daha büyük suçlara yönlendirebilecek bir ufacık başlangıç işareti olabilir mi? Belki bu soruların cevabı bu yazının sonunda kafamızda daha belirgin bir hale gelebilir.
Diğer bir konu Kuran’ı Türkçe meailinden anlayarak okumak lazım dediğimizde sıkça karşılaştığımız “biz Kuran’ı anlayamayız” cümlesidir. Bu itiraz ne anlamak istediğinize yada beklentinizin ne yönde olduğu ile çok alakalı. Eğer siz Kuran’dan detaylara boğulmuş, anlaşılmaz, anlamak için hocalara, alimlere ihtiyaç duyduğunuz ön kabulü ile yaklaşırsanız tabii ki Kuran’la aranızdaki perde asla kalkmayacaktır. Allah buna izin vermeyecektir. Kuran’ı temiz, arınmış bir beyin ile okumaya çalışmamız gerekir. Maalesef Kuran ile kul arasında bir zangoç misali oturup yerleşmek isteyen bir takım zihniyetler, insanlara Kuran’ın anlaşılamaz olduğunu empoze ederek kendi ekmeklerine yağ sürme peşine düşmüşlerdir. Allah Kitab’ında anlaşılır ve açık olduğunu bildirmesine rağmen anlaşılmaz demek ne büyük bir cesaret istiyor bir bilseniz. Belki cahil cesareti belki de şeytan cesareti!
Peki başka kimler Allah’ın indirdiği Kitap hakkında anlaşılmaz diyor? Yahudiler!!!
Yahudiler Tevrat’ın (Yazılı Tora) anlaşılamayacağını iddia ediyorlar. Muhtemelen Allah Tevrat’ı da anlaşılır ve açık kıldı. Ama Bakara Suresindeki inek hakkındaki sorular gibi bir sürü soruları olduğundan okudukları onlara yetersiz geldi. Saçma sapan sorularına illa bir cevap bulmaları gerektiği için Allah’ın Kitab’ını eksik buldular. Halbuki Tevrat’da bahsedilmeyen konuların serbest olduğunu düşünebilselerdi illa bir cevap bulma telaşına düşmeyeceklerdi. Detaylar arasında kendilerini kaybedip Allah’ın Kitab’ına başka kitapları ortak koşmayacaklardı, Sina Dağında öteki kitabı da Allah indirdi diye iftira atmayacaklardı, Hz. Musa’ya 2 Kitap verildi diye geleneklerini dinin içine sokuşturmayacaklardı.
Diğer sıkça karşılaştığımız önemli benzeşme Kuran’daki emir ve yasakların Hadisler olmadan yaşanılamayacağı konusunda. Bu konu biraz yukardaki sorunla da bağlantılı ve devamı gibi. Anlaşılamaz ve açık değil gibi bir mazeret bulunduğunda zaten arkasından ne geleceği çok belli açıkçası. Kuran’ı anlayarak okumamız ve yaşamımıza aktarmamız gerektiğini söylediğimizde yada şu uygulama İslam’da yok dediğimizde en çok karşılaşılan savunma cümlesidir “Hadisler olmadan namaz dahi kılınmaz”. O halde Allah eksik indirmiş Kitab’ı.
Bunun anlamı budur. Belki itiraz dilekçesini saniyesinde yazan kişi bunun bu demek olduğunun bile farkında değil ama bunun Türkçesi ayan beyan budur.
Size eğer namaz kılmak detaylar arasında boğulmuş bir ibadet halinde anlatıldıysa Kuran’ın ne suçu var ki eksik denilsin. Kuran’da nasıl abdest alınacağı da yazıyor nasıl namaz kılınacağı da. Kuran’da anlatılan bize öğretilen veya dayatılan ile aynı olmak zorunda değil, biz Kuran ile aynı olmak zorundayız. Allah kullarına kolaylık diler, kullarının yapmakta zorlanacağı, kapasitesinin üzerinde yükler yüklemez. Ve en önemlisi Allah kendi kendisi ile çelişmez. Eğer Kuran için anlaşılır, eksiksiz, detaylı bir yaşam klavuzudur diyorsa hiçbir şüpheye mahal vermeyecek şekilde öyledir. Aksini söylemek, şüpheye düşmek demektir.
Bizde durum böyle iken acaba başka kimler Allah’ın indirdiği yazılı metni yetersiz bulup, sırf geleneklerini yaşayabilmek adına ikinci bir Kitab’a ihtiyaç duymuş olabilir? Tabii ki Yahudiler!!!
Konunun vehameti daha iyi anlaşılsın diye yazımı burada bitirip, aşağıya bir Yahudi’nin kitabından alıntı yaparak düşünmeyi ve yorumlamayı siz okuyucuya bırakıyorum.
TORA ŞEBEAL-PE (SÖZLÜ TORA)
Dünyanın yaratılışından itibaren 2448. yılda Moşe Rabenu Tora’yı Sinay
Dağı’nda aldı. Yazılı Tora 248 mitsvot ase (pozitif emirler) ve 365 mitsvot
(negatif emirler) olmak üzere 613 mitsva içerir. Yazılı Tora ile birlikte Tanrı
Moşe’ye her mitsvanın yapılabilmesi için gerekli açıklamaları ve ayrıntılarını
yani Tora Şebeal-Pe ‘yi (Sözlü Tora) verdi.
Hahamlarımızın Sözlü Tora’nın verilişine dair söylediklerine birkaç örnek:
“Tanrı’nın kendisi ile Bene-Yisrael arasında, Sinay Dağı’nda Moşe’nin eline
verdiği kanunlar ve hükümler ve Toralar bunlardır”.
Tora şemita mitsvasının kurallarını açıklarken “ve Tanrı Moşe’ye Sinay
Dağı’nda söyleyip dedi” şeklinde yazar. Bütün Tora Sinay’da verildiğine göre
pasukta özellikle bu mitsva ile ilgili olarak Sinay Dağı’nda demesine ne gerek
vardır? Ancak Tora gösteriyor ki şemita mitsvasının kuralları, açıklamaları ve
ayrıntıları nasıl Sinay’da söylenmişse, bütün mitsvaların ayrıntıları da aynı
şekilde Sinay’da Yazılı Tora ile birlikte verilmiştir.
“Ve taş levhaları ve yazdığım Tora ve emirleri öğretmek için onları sana
vereceğim”. Bu pasuktaki “Taş levhalar (luhot aberit)” – On Emir’i, “Tora”- Tora
Şebihtav’ı (Yazılı Tora), “mitsva” – Mişna’yı, “yazdığım” – Tanah’ın Neviim ve
Ketuvim kısımlarını, “öğretmek için” – Gemara’yı ima eder. Bu, hepsinin Moşe’ye Sinay’da verildiğini gösterir.
Bunun yanında Tora’da Sözlü Tora’nın varlığını ima eden ve Tora’nın Tora
Şebeal-pe olmadan anlaşılamayacağını gösteren yerler vardır:
Örneğin Tora “şehita” mitsvasını şu şekilde yazar:
“..seçeceğim yer senden uzaksa, o zaman Tanrı’nın sana verdiği sığırlarından
ve sürülerinden [hayvanları] sana emrettiğim şekilde keseceksin”.
Tora’ya baktığımızda bu mitsvanın hiçbir yerde açıklanmadığını görürüz. Öyle
ise Tanrı nerede bu kuralları emretmiştir? Nasıl olmuş da biri kalkıp Moşe’ye
‘kimse bize şehita kuralları diye bir şey öğretmedi’ dememiştir? O halde pasukta
geçen “emrettiğim şekilde” sözler, kaçınılmaz olarak Tora Şebeal – Pe’den
bahsetmektedir. Tanrı bu mitsvanın kurallarını Tora’ya yazmamış ve onlara sözlü
olarak ayrıntıları ile iletmiştir. Buna göre bugüne kadar tüm Bene Yisrael aynı
şekilde kesim yapar ve bunların hepsi Moşe’ye Sinay’da verilen kurallardandır.
Şimdi Tora Şebeal – pe’nin gerekliliğini gösteren birkaç örnek görelim:
Yazılı hiçbir belgeyi sözlü yardım olmadan okumak mümkün değildir:
Talmud’ta bu konuyla ilgili şu hikaye geçmektedir7:
“Bir goy Şamay’a gelir ve ona sorar: Kaç tane Tora’nız var? Şamay cevap
verir: İki tane, Tora Şebihtav ve Tora Şebeal – Pe. Goy Şamay’a şöyle der:
Yazılı olana inanıyorum ve sözlüye inanmıyorum. Beni yalnız Yazılı Tora’yı öğretmek için Yahudi yap. Bet Şamay onu tersler ve dışarı çıkartır. Goy bu kez İlel’e gelir ve İlel onu Yahudi yapmayı kabul eder. İlk gün ona “alef”, “bet”, “gimal”, “dalet”i öğretir (bunlar İbrani alfabesinin ilk harfleridir). İkinci gün ise ona bu harflerin isimlerini ters olarak öğretir (ilk gün “alef” olarak tanıttığı harfi bu kez
[alfabenin son harfi] “tav” olarak tanıtır. Benzer şekilde ilk gün “bet” olarak
tanıttığı harfi ikinci gün “şin” olarak tanıtır vs.). Goy bunu çok garipser: Dün
bana böyle öğretmedin?! İlel cevap verir: Bana nasıl inanıyorsan Tora
Şebeal – Pe’ye de inan!”
İlel’in burada demek istediği: Tora Şebihtav’ı Sözlü Tora olmadan
öğrenebilmeyi nasıl düşünebilirsin? Harflerin bile ne şekilde okunacağını
öğreten geleneksel bilgi olmadan okumaya başlaman mümkün mü?
Bu sadece Tora söz konusu olduğunda değil her konuda geçerlidir.
Yazılı hiçbir dili o yazının nasıl okunacağını öğreten talimatlar olmadan okumak
mümkün değildir. Sadece harfin şeklini görüp onun nasıl seslendirildiğini,
bize kimse söylemeden nasıl bilebiliriz? Yazılı bir kelime veya cümlenin ne
anlama geldiğini; başkalarının gözüyle yapılan yorumla değil de, bizzat bunu
yazanın ne demek istediğini nasıl bilebiliriz?
Birkaç yüzyıl önceden konuşulan İngilizce’yi veya diğer eski dilleri bugün
bu konuda öğrenim görmüş belli kişiler dışında kimse ne konuşabilir ne de
anlayabilir. Çünkü günümüzün İngilizce’si gelişmiş ve o zamankinden çok
farklı bir dil haline gelmiştir. Bunun gibi bütün nesiller boyunca içinde yazılı
bulunan mitsvaları yerine getirmemizi isteyen Tora’nın da yazılı her kelimeyle ne
demek istediğinin, Tanrı’nın bu kelimeyle ne kastettiğinin açıklanması gerekmektedir.
Dolayısıyla Tora’yı, nasıl okunmasını gösteren ve Tora Şebeal –
pe’nin birer parçası olan talimatlar olmadan anlamamız ve kelimelerin ne anlama
geldiğini bilmemiz mümkün değildir.
Bu sebeple sadece Tora Şebihtav’ı kabul etmek gerçeğe uygun değildir.
Sadece Tora değil her alanda yazılı bir sistem, yanında sözlü açıklamaları da
gerektirir. Bu açıklamaların da yazılı olarak getirilmesi yeterli değildir, çünkü bu
yazı da yanında şüphe getirecek ve açıklama isteyecektir.
Bene Yisrael tarih boyunca Tora öğrenmeyi hiçbir zaman bırakmamış ve
Moşe’nin Tora’yı almasından günümüze kadar Tora Şebeal – pe hiçbir değişikliğe
uğramadan aralıksız bir şekilde iletilmiştir.
Her dönemde Bene Yisrael’in ileri gelen ve Tora Şebeal – pe’yi aktaran
bütün Navilerin, Tanaim, Amoraim, Geonim, Rişonim ve
Aharonim’in, kimler olduklarını doğum ve ölüm tarihlerini ve liderliği
arkalarından kimlere ilettiklerini ayrıntıları ile bilmekteyiz.
Bunun yanında, nesiller boyunca kutsal kitapların yazılmasıyla elimizde
her nesilden Tora üzerine yazılar, birçok soru ve cevaplar ve alaha kitapları
bulunmaktadır. Bu şekilde de Tora’nın nesilden nesile geçmesinde bir kesinti
olmamış ve aynen aktarılmıştır.
Sözlü Tora’nın aktarılması varsayımlarla değil, özellikle her nesilde
ağızdan ağıza geçirilerek olmuştur. Önceki nesilde kesin olan bir öğretiye
itiraz edilmez. Bu sebeple bir haham öğrendiklerini ağızdan ağıza kendi
hahamından (o da onun hahamından Moşe Rabenu’ya kadar) aldığını
söylediğinde itiraz etmek mümkün değildir.
Hahamların öğretileri iletmesi büyük bir titizlik içinde ve tam bir şekilde
olmuştur. Herkes ilettiğini kimlerden hangi durumda aldığına, ve bunları, tam
olarak, aldıkları hahamların söylemiş olduğu gibi, aynı dille değiştirmeden
iletmeye dikkat etmiştir.
Sözlü Tora, Rabi Yeuda Anasi zamanında yazıya geçirilmiştir. Onun
dönemine kadar her nesil boyunca Yahudiler Tora’daki her mitsvayı Sinay’dan
almış olduğumuz sözlü açıklamalarla yerine getirmişlerdir. Birinin kalkıp farklı
bir yorum getirmesi halk tarafından kabul edilmezdi ve “biz mitsvaları nasıl
yerine getireceğimizi, ve nesilden nesile ne aldığımızı tam olarak biliyoruz”
derlerdi. Mitsvaların her gün aralıksız olarak yerine getirilmesi farklı
açıklamaları ve buluşları çürütecektir. Bu sebeple, herhangi birinin Tora’nın
açıklamalarını uydurduğunu iddia etmek mümkün değildir.
Tarih boyunca atalarımızın Tora için kendilerini feda ettiklerini ve her
durumda Tora’ya bağlı kaldıklarını, hayatları pahasına ‘derabanan’ [Hahamlar’ın
emrettiği] mitsvalardan veya minaglardan [geleneklerden] bile vazgeçmediklerini
görmekteyiz. Bu nedenle, bir kimsenin yeni bir mitsva hatta en ufak bir
ayrıntı eklemek istemesi tabii ki hemen reddedilecektir.
Binlerce senelik sürgünden sonra dahi birbirlerinden uzak kalan her
Yahudi’nin aynı Tora Şebihtav, aynı Tora Şebeal – pe ve aynı mitsvalarla geldiği
ve aralarında fark olmadığı görülmektedir. Dünyanın her bir tarafına dağılmış
tüm Yahudiler’in aynı hatayı yapması mümkün olmadığına göre Tora’nın ve
açıklamalarının, verildiğinden bu yana değişmediklerinden emin olabiliriz.
Sonuç: Tanrı, Moşe’ye Sinay Dağı’nda Yazılı ve Sözlü Tora’yı vermiş ve
aynı Tora kesin bir bütünlükle nesilden nesile aktarılarak günümüze
kadar gelmiştir!

Beni İsrail – 2: Musa’ya Kitap’ı verdik ve onu, “benden başka bir vekil tutmayın” buyruğuyla Beni İsrail’e bir kılavuz kıldık.

10341824_810988978973420_5314636562540884084_n

Sen Yoksun

İşte bak geçiyorlar bir biri ardınca sıralanmış kara sandukalar içersinde biraz su ve toprak karışımı maddeden bedenler.
Tüm Alem susmuş, zeytin gözler uykuya dalmış…
Duymaya alıştığın sesler yok artık. Ne kulağına hoş gelen içini ürperten müzik ne de çırpınışında hüzünlendiğin dalgaların sesi. Ne kulağında hoş bir seda bırakan o sabah ezanı. Ne de her sonbahar ömrünü tamamlamış, döne döne düşen koca çınar yaprağının hışırtıları. Yok artık ne bir ses nede görebildiğin en uzak ufuktaki renk cümbüşü.
Sahip olmak için ömrünü çalışmakla geçirdiğin, saatlerini seve seve hediye ettiğin eşyaların yok artık.
İlk gençlik hevesiyle tüm dünyada moda olduğu için senin de sahip olmak istediğin ve sonunda sahip olduğun Converse ayakkabılarda artık ayağına olmayacak. Ona sahip olmanın gittiğin yerde sana hiçbir artı sağlamayacağı yoldasın şimdi. Oysa ne çok istemiştin o ayakkabıları. Günlerce anne-babana yalvarmıştın almaları için. Hiçbir şeyi o kadar istememiştin. Eskimesin diye çok az giydin ve yıllarca sakladın o ayakkabıları. O ayakkabılar hala dolabın en altında eski yerinde durmakta… Sen yoksun!
Gençlik yıllarında aşık olup tüm benliğinle sahip olmak istediğin kişi şu an çocukları tarafından horlanarak yıllarını geçirmekte olan bir ihtiyar. Sabahlara kadar onu düşünüp kendine zulüm çektirdiğin insan seni hiç sevmedi ama sen onun için ölümü bile göze alırdın. Ona sahip olmak için aklına gelebilecek her türlü fedakarlığı yapmaya hazırdın. Şimdi nefsinin kötü isteklerine uyduğun için, boş heveslere kapıldığın için yıllarını harcamanın sorgusunu yaşayacağın yere gidiyorsun. Tüm heves ettiklerin, tutkunlukların hala burada, bu maddi dünyada… Sen yoksun!
Şimdi daha iyi hatırlıyorsun. Tüm hayatın boyunca evin, araban, yazlığın olsun istemiştin. Bunlara sahip olmak için iş hayatında bir sürü insanın kafasına basmıştın. Rakiplerini alt etmek uğruna erdemsizce işler yapmıştın hani. Hep senin gibi parayı seven insanları tutmuştun etrafında. İş yapacağın kişilerde ilk aradığın kriter parayı sevip sevmemeleriydi hatırladın mı? Para için her türlü ahlaksızca şeye onay verecek ve yapabilecek kişileri barındırdın hep yanında. Sana doğruları söyleyecek kişilere ihtiyacın yoktu, ayrıca tahammülün de yoktu. Doğruları söyleyen kişiler seni hedefinden alıkoyardı, o yüzden onlar olmamalıydı hayatında. Sana para ve güç kazandıracak insanlar senin en favori kişilerindi. Yolunda ömrünü tükettiğin işinde sana para ve güç kazandırabilecek erdemsiz insanlar hala burada… Sen yoksun!
Yakalandığı hastalıktan kurtulmak için tedaviye ihtiyacı olan ve senin ayak bağı olur diye düşünüp para yardımı yapmadığın öz kardeşin burada… Sen yoksun!
Balkonuna bir ağustos ayında sıcaktan bunalmış ve perişan halde gelen, senin balkonuma alışır ve pisletir diye düşünüp su ve yiyecek vermediğin kumru burada… Sen yoksun!
Tramvay da kucağında 2 yaşında çocuğu ile bir eliyle tutunup zorla dengede durmaya çalışan, senin tipine bakıp düşman olduğun ırktan olduğunu düşünerek yer vermediğin baba hala burada… Sen yoksun!
Manava meyve almak için gittiğinde hemen yanı başında 4-5 tane sivri biber seçmeye çalışan ve kendi elindeki meyve poşetlerine bakıp bir anlık utanma hissi yaşamana neden olan, elini cebine atmadığın Afrikalı genç hala burada… Sen yoksun!
Hani sana yol gösterici olarak indirilen Kitab’ı senin maddi istek ve hedeflerinden alıkoyar diye okumamıştın, okumaktan, bilmekten korkmuştun. Okumadığında bilmediğin şeylerden hesaba çekilmeyeceğini düşünmüştün. Okursan, anlarsan, bilirsen bunu yaşamak zorundaydın. Bu senin dünya hayatından elini eteğini çekmene neden olurdu. Nefsinin kötü yanlarına kapılıp okumadığın, okuduğunda seni her türlü iyilikle sarıp sarmalayacak olan o yol gösterici Kitab tüm görkemiyle hala burada… Sen yoksun!
Şimdi tüm Alem susmuş.
Tüm kulaklar duymaz olmuş.
Tüm gözler kapanmış
Tüm giydirilen bedenler toprağa dönmüş.
Şimdi ertelediğin kendi sesini dinleyebilir, konuşabilirsin artık!!!
Enbiya-35: Her can ölümü tadacaktır. Sizi bir test olarak iyi ve kötü olaylarla sınarız ve dönüşünüz bizedir.
En’am- 60: O’dur, geceleyin sizi öldüren, gündüzün ne işlediğinizi bilen, belli yaşam süresi dolsun diye gündüzün sizi dirilten… Sonra dönüşünüz O’nadır ve yaptıklarınızı size haber verecektir.

240371-13051Z62407100

Geleneği Din Sanma Yanılgısı

Bu yazıyı özellikle Paganizme dikkatleri çekmeyi hedefleyerek hazırlamak istedim. Ne kadar Kuran’ın indirildiği coğrafyaya ve zamana ait anlatımları yaparken putperest ve müşrik kelimelerinden bahsedilse de okuyucunun hayal dünyasında istenilen kurguyu yaratamadığını düşünüyorum. Putperest yada müşrik tasviri yapılınca akıllara gelen tek şey el oymacılığı ile tahtadan yapılmış putlara tapan insanlar oluyor. Oysaki Mekke’de ve civar bölgelerde yaşayan halkın binlerce yıllık gelenekler ve kültürler ile alt yapısı hazırlanmış, uydurularak ve devşirilerek halkın içine işlemiş bir dini ortam olduğunu anlamamız gerekir. Her ne kadar bizim için uyduruk bir din olsa da toplumları binlerce yıl etkisine alabilmiş bir din. Ve şu an bile yeryüzüne hakim olabilen! Neden bu son cümleyi kurduğumu belki yazının sonunda anlamanız mümkün olacaktır.
Aşağıda resmini paylaştığım haritayı gördüğümde başka bir konuyu araştırıyordum ki bu resme rastlayınca bir an durdum ve bu konuda bir şeyler yazmam gerektiğini düşündüm. Bu resim Miladi 600 yılında yani Kuran’ın inmeden az önceki yıllarında, o bölgelerin hangi din hakimiyetinde olduğunu gösteriyor. Resmi görünce aklıma ilk gelen şey Mekke Ayetleri ve Medine Ayetleri oldu. En son Kuran’ı baştan sona okuduğumda ilk önce Mekke Ayetlerini okumuştum. Mekke Ayetlerini bitirdiğimde hiç bu konularda üzerinde düşünmemiş olmama rağmen net bir şekilde bir Tevhid çağrısını görmüştüm. Sanki Peygamberimizi ikna etmeye bir uğraş vardı. Çok yumuşak ve sistemli bir şekilde Peygamberimiz iknaya çalışılıyordu Allah tarafından. Beni çok etkilemişti. Herşey çok doğal ve olması gerektiği gibiydi, hiçbir tuhaflık yoktu. Hiçbir çelişki yoktu bu çalışmalarda. Ve “Ey İnsanlar” diye başlıyordu Ayetler. Tüm insanlara sesleniliyordu ayırım yapılmadan, ister putperest olsun ister Yahudi ister Hristiyan olsun. Bu çağrıda putperest olan putunu bırakacaktı, geleneklerini dinin önünde yaşayan geleneklerini bırakacaktı, başka dinlerin etkisiyle bozulmuş olan dinin mensupları bu gelende Allah’ın Kitabıdır deyip kulak verecekti. Herkes neyi yanlış olarak yaşıyor ise onu terk edip en doğruya yönelecekti. Bir çağrı vardı, bir ikna ediş çabası vardı, bir uyanmaya davet ve sonrasında da eylem planı geleceği belliydi.

Ve eylem planı Medine Ayetleri ile geldi. İnananlar ile inanmayanların artık ayırt edildiği, yumuşak tavrın artık terk edilerek inanan bir insana yakışacak nitelikte bir özgüven ve kararlılıkla mücadele dönemi başladı. Ve Ayetler artık “Ey İnananlar” diye başlıyordu. İnananları tefekküre, derin düşünceye davet edip, Yahudi, Hıristiyan ve münafıklardan bahsediyordu.

Bu kısa özetten sonra dönelim Mekke’de yaşanılan Paganizm ağırlıklı ortama, birazda onların nasıl yaşadıklarını hayal edelim. Paganizmin özünde yani bozulmamış ham halinde tabiat ana inanışı var, tabiî ki çok tehlikesiz, masumane gibi görünüyor ilk bakışta. Ama bu zaman zaman ülkemizde de söylenen “her şeyi tabiat ana yarattı” sözü gibi masum değildi o zamanlar. Yer altı ve yer üstü doğa güçleri olan varlıklar türetti bu inanış. Büyüler, tılsımlar, cinsel sapmalar, ahlaki çöküş, olmayacak şeylerin kutsal yapılması gibi bütün aşırılıklar zaman içersinde bir kültür haline geldi ve nesilden nesile aktarıldı. Bir kötü alışkanlığı bir kimse eğer yeni edinmişse, bunu bırakması kolay olabilir ama bu alışkanlık yüzyıllardan beri yaşanıla geldiyse bu alışkanlığı terk etmek kolay olmayacaktır. Sanılmasın ki bu yanlış uygulamalar, sapmalar, sapkınlıklar sadece Paganizim içersinde yaşanıyordu. Allah’ın Adem’den sonra yeryüzüne indirdiği dini bu tali yollara sapan ve her zamanda buna meyilli olacak olan insanoğlu hep bozmaya çalıştı. Ve insanoğlu bozmaya çalıştıkça Allah Elçiler göndererek sistemini korumaya çalıştı. Paganlar Mekke’de o dönemde hem bir büyük Tanrı hemde onun yanında küçük küçük Tanrılar edinmişti. Kuran inmeden önceki döneme bakarken, sadece el yapımı putlara tapıldığı şeklinde bir bakışın, bizi orada var olan bir kültürün daha sonra İslam’a ne etkileri olduğunu anlamamıza faydası olmayacaktır. Bu yüzden özellikle oradaki varlığa Paganizm vurgusu yapılırsa sadece çok Tanrılı bir inanışı eleştirmekten öteye gidecek, oradaki ahlaki çöküşün, geleneklerin tesirlerini daha iyi anlamamıza imkan verecektir.

Mesela Paganizim’de cinselliğe kutsallık atfedilmişti ve 15 yaşına gelmiş tüm kadınların cinselliği yaşaması gereklilik olarak görülüyordu. Eğer bu konuyu ve Paganizm’in cinselliğe bakışını bilmiyor isek, Peygamberimizin ölümünden birkaç asır sonra uydurulan Hadislerde neden kadın-erkek cinselliğinden bu kadar çok bahsedildiğini anlayamayız. Başka bir örnek vermek gerekirse; eğer Paganizim’de Tanrıya analık-babalık-oğulluk-kızlık gibi atıflar yapıldığını bilmiyorsak ve Hristiyanlıkta teslis inancının kökeninin Paganizim’den geldiğini bilmiyorsak, bununla beraber Hristiyanların Noellerde neden evlerini bahçelerini aydınlattıklarını bilmiyorsak, bugüne geldiğimizde Mirac olayının doğrusunu, yanlış ile yoğrulmuş zihinlere anlatmamız zor olacaktır ve olmaktadır. Son örneği kısaca açmam gerekirse Hristiyanlık Paganizm’den etkilenmiştir ve İsa doğa üstü bir güç olarak gökyüzünde hazır beklemektedir, Hristiyanlar onun yeryüzüne ineceğini düşünerek, aydınlıkta rahatça inmesini istedikleri için evlerini ve bahçelerini aydınlatmaktadır. Aynı şekilde İslam’da da uydurma hikayelere kanan birçok Müslüman, Peygamberimizin doğa üstü güçlerini kullanarak göğe yükseldiğini, orada bir takım pazarlıklar yapıldığını, ölmesine ve bizim duyu organlarımızla algılayamayacağımız bir boyuta göç etmesine rağmen sanki gökyüzünde bir yerlerde hazır bulunuyormuşcasına onun aracı/şefaatçi, kurtarıcı/yardım edici, rüyalara gelip/giden, halihazırda bizi işitip/konuşabilen gibi konumlara getirildiğini görmekteyiz. Allah ne kadar beşer olduğunu ifade etmiş olsada ölümsüz bir süper ötesi güç gibi aramızda olduğunu düşünenler hiç de azımsanmayacak kadar çoklar. Ve maalesef göğe çıkan bir varlığı tekrar yere indirmek zor oluyor. Hristiyanların İsa’yı yere indiremedikleri gibi bizlerde Peygamberimizin bir beşer olup öldüğüne ve göklerde uçmadığına insanları inandırmakta zorluk çekiyoruz.

Paganların ağaçlara ipler, bezler bağladığını, mezarların etrafında törenler yaptıklarını bilmiyorsak, belli günler belirleyip o günlerde Tanrılarından af dilediklerini bilmiyorsak, şu günümüze döndüğümüzde insanların neden ağaç dallarının önünde bez bağlamak için kalabalıklar oluşturduğunu, türbelerin nasıl şirk yuvası olduğunu, insanların Kandil günü afedileceklerini umut ettikleri için, Allah’ın Kitabını okumaya gerek duymadıklarını anlayamayız.
Eğer Paganların cinsel sapmalarını bilmiyorsak;
Allah’ın kimlerle evlenebileceğimiz ile ilgili Ayetinde akrabaları sayarken neden bu kadar ayrıntı verdiğini anlayamayız. Tarihin bir yerlerinde anneleriyle ve kızkardeşleriyle ilişki yaşayanların olduğunu bilmemiz gerekir.
Eğer Allah Ayetinde Regl olan kadınla ilişkiyi yasaklıyor ise bu şu anlama gelir. Demek ki bunu yapanlar var.
Eğer Allah Ayetinde örtülerinizle göğüslerinizi kapatın diyorsa bu; o dönemde göğüsleri açıkta dolaşan kadınlar var demektir. Göğüsleri açıkta dolaşan kadınlar var ise onların başlarındaki örtü saç kapatmak amacıyla başında değil demektir. Zaten cinsel sapmaların yaşandığı bölgelerde kadınların ve erkeklerin kısıtlayıcı tavırlar sergilemesi beklenemez. Herşey serbest ve normaldir. Olaylara bakarken şu andaki ahlaki düşüncelerinizle değil, o dönemdeki insanların yaşadığı şartları hayal ederek bakmanızı öneririm. Ki bu eğer elinizde az da olsa belli başlı bazı doneler var ise zor bir şey değil.

Bu örnekler çokça çoğaltılabilir ama ben tüm bu kıyaslamaları sizin hayal dünyanıza bırakmak istiyorum. Eğer Mekke’de Paganizim gelenekleri etkisinin, Medine’de Yahudi gelenekleri etkisinin var olduğunu bilerek o dönemi anlamaya çalışırsak, Peygamberimizin ve ilk inananların mücadelesinin ne kadar çetin geçtiğini anlayabiliriz. Bu çetin savaş pek çoklarının “yeni bir din gelmiş” algısından çok daha önemli noktalar işaret ediyor. Tüm bu olanlara kemikleşmiş bir gelenek ve hurafe savaşı demek daha doğru olur. Bunu bu şekilde gördüğümüzde sadece Kuran’ı rehber edinmemizin dinimizin diğer dinlerin başına gelen akibetlerden yüzdeyüz koruyacağı garantisini çıkarabiliriz. Çünkü Kuran’ı okuduğumuzda anlarız ki Allah O’nda ne bir hurafeye, ne bir geleneğe, ne de “ben böyle yaptım gayet de güzel olduculuğa” asla geçit vermez…

Peygamberimizin yaptığı bu çetin savaşı yapmadığımız zaman günümüzde olduğu gibi, rüzgarın önüne kapılmış nereye gideceği belli olmayan bir yaprak misali oradan oraya savrulur dururuz. Birileri Allah adına yalanlar uydurur biz Kitap’dan sanırız, birileri kadınlara kendi nefislerine göre bir şablon çizip, kadına o şablonu giydirmeye kalkar dinden sanırız, birileri çıkar hiçbir meziyeti yoktur, para kazanmak için hurafeleri kitap yapıp satar cebine parasını koyar Alim sanırız, yanlışı doğru yapar, Allah’ın yolundan şaşar ama genede kendimizi doğru yolda sanırız…

En’am – 93: Allah adına yalan uydurandan ve kendisine hiçbir şey vahyedilmediği halde, “Bana vahyediliyor” diyenden ve ” Allah’ın indirdiği gibi ben de indireceğim” diyenden daha zalim kim olabilir! Can çekişmesi anında zalimleri bir görsen! melekler, ellerini uzatmıştır: “Canınızı verin! Allah hakkında gerçek olmayanı söylemenizden ve onun vahiy ve işaretlerini  kibir ve gururla karşılamanızdan dolayı bugün utanç verici azapla cezalandırılacaksınız.”

Hejaz600

Sükuna Kavuşmuş Benlik

Kimi insan vardır ikişer  üçer çıkar merdivenlerden. Sabırsızdır, cesurdur, karşılaşacağı şey ne olursa olsun metanetini almış sağ cebine koymuştur ve hazırlamıştır kendini her türlü vukuata. İdealisttir. Onu ilgilendiren yegane şey gerçek ve doğrudur. Gerçek ve doğru olanla karşılaştığında, tüm hayatını değiştirmeye dünden hazırlamıştır kendini. Hazırlamıştır çünkü ona göre bu büyük nimettir, herkese nasip olmayan, kendisinde seçilmiş insan hissi uyandıran bir büyük nimet…
Kimi insan da ürkektir, kendine güvenemez, karşısına çıkacağı her durumdan endişe eder. Basamakların en sonuncusuna geldiğinde karşılaşacağı şeyin onu en derin yerinden sarsmasından korkar. Karşılaşacağı şey iyi yada kötü olsun gerçeklerle yüzyüze gelmenin paniğini yaşar içinde daima. Alışa geldiği şey iyi yada kötü olsun onu yıllar boyunca tüm zerrelerine kadar kuşatmış ve tanıdık, bildik olmanın güven hissini yaşatmıştır.
Bazı insanlar tavşan hızında koşar gerçeğe, bazılarıysa kaplumbağa yavaşlığında herşeye ve tüm gerçeklere geç kalarak yaşar.
Keşke kaplumbağa kadar ömrümüz olsaydı, ama yok!!!
O halde tercihimiz ne olmalı?
Tavşan hızında ve ömründe gerçeğe ulaşmak mı?
Yoksa kaplumbağa hızında ve ömründe yaşayıp belki de gerçeğe ulaşamadan biten bir hayat mı?

Ne tavşanın ne de kaplumbağanın kendilerine tayin edilmiş ömürlerinin sonuna kadar yaşayacakları garantisi de yok üstelik. Tavşan kendinden daha çevik bir tilkinin azgın dişlerinde, kaplumbağa ise bir kavruk yaz gününde çıkan orman yangınında hayatını sonlandırabilir. Bu kıyaslamada önem kazanan ömürler değil, hızdır. Ömür uzun yada kısa olsun bizlere verilen süreyi en iyi şekilde kullanabilmeli ve sanki yarın başımıza ölüm gelecekmiş gibi gerçeğin peşine hızla düşebilmeliyiz.

Yaratıcımız bize Kitabında gerçeğe ulaşmak için ihtiyacımız olan sürenin bizlere verildiğini söylüyor. Yani tavşan ile kaplumbağa yaşları arasındaki ortalama bir yaş bizim gerçeklere ulaşmamız için yetecek bir süre. Önemli olan bu süreyi nasıl geçireceğimiz.
Ya tünelin ucundaki ışığı görüp nasılsa bir ışık göründü diyerek, sonuca varana kadar kendimizi fazla zorlamadan, yaşamın eğlencelerinden kendimizi koparmadan, aman insanlar ne der diye korkarak, Allah’a vereceğimiz en güzel fidyenin kendi hayatımız olduğunu anlamak istemeyerek kaplumbağa hızında yürüyeceğiz.
Yada tünelin ucundaki ışığı görüp ona bir an önce kavuşmak ve o ışığın bizi karanlıklarımızdan kurtaracak ışık olduğu bilinci ile tavşan hızında koşup yakalayacağız avuç içlerimizle. O avucumuzdaki ışık bizi tüm zerrelerimize kadar O’na ait olduğumuzun delili olacak. O ışık avuçlarımızda var oldukça bizi her türlü endişeden, kötülükten, hüzünden koruyacak. O ışık bizim her geçen gün ileriye doğru gelişmemizin, O’na doğru yükselmemizin yegane işareti olacak. Kendi içimizde yapmaya hep korktuğumuz değişikliklere korkusuzca baş kaldırışımızın ilk adımı olacak. O ışık bizim geçmişte yaptığımız her kötü şey için tövbe etmemizin ve yeniden tertemiz bir yaşama başlamamızın itici kuvveti olacak.
O ışık bizlere razı etmiş ve razı edilmiş olarak sükuna kavuşmuş benliklerimizle O’na dönüşün o en güzel yolunu açacak…

Fecr – 27: Ey sükuna kavuşmuş benlik!

Fecr – 28: Dön Rabbine, razı etmiş ve edilmiş olarak!

Fecr – 29: Gir kullarımın arasına!

Fecr – 30: Gir cennetime!

sükuna kavuşmuş benlik

Mutlu Ve Umutlu Oyalanmalar

Ramazan ayının ilk günündeyiz ve her yerden, her kişiden dini konularda bildirimler akıyor insanların zihinlerine. 11 ay belki de akıllarının ucuna gelmeyen konular nakşediliyor ince ince. Bu ilk iftar öncesi ilk akıllara düşen bildirim “Bu ayın sonunda Kurtuluş Beratımızı ellerimize alacağız” oldu. Eller açıldı semaya ve bu vaad büyük bir hevesle söylendi  bir kurtuluş umudu bekleyen halkın üzerine doğru. Halk coşkuyla amin dedi. Oysa halk 11 ay boyunca hiçbir ibadetini yerine getirmemişti ve Ahzab 35. Ayetteki niteliklerin de hepsine sahip değildi. Düzenli günlük namazını kılmamıştı, erkekler fırsat buldukça arada bir Cuma namazına gitmişti sadece. 11 ay boyunca yoksula yardımda bulunmamışlardı. En önemlisi Rablerinin onlara bir rehber olarak gönderdiği Kitabı okumamışlardı. Rablerinin emir ve yasaklarını anne babalarından, komşularından, akrabalarından, camideki imamlarından duyarak kendilerine yetecek kadar olanını biliyorlardı. Ne gerek vardı okumaya. Onlar okumuşlar ki şu yasaktır, bu emirdir, şu farzdır, bu sünnettir diyerek bilgilerini paylaşıyorlardı zaten!!!

Onlara düşen görev yapabildiklerini yapmak, yapamadıklarını da Allah’ın affına bırakmak en ideal olanıydı. Zaten kürsüdeki Alim Hoca “Kurtuluş Beratını” alacaklarını söylüyordu Ramazanın sonunda. 1 ay dişlerini sıkıp oruçlarını tutar, cennete kapağı atarlardı nasıl olsa.
Alim Hoca “Günahlarımızı af eyle Yarabbi” deyince halk daha bir şevkle Amin dedi. Ramazandan önceki kandillerde de bu şekilde yakardıkları ve Amin dedikleri için eğer o kandillerde af edilmeyen günahları kaldıysa bu Ramazan ayında da kalan günahlarını affederdi Rableri ve gönül rahatlığı ile önlerindeki 11 ayı geçirebilirlerdi. Öyle ya Rablerinin affedici ve merhametli sıfatları vardı.

Kürsüdeki Alim Hoca hep bir ağızdan söylenen Amin seslerinden coşarak umut dağıtmaya devam etti. Bu insanların hayale ve ümit etmeye ihtiyaçları vardı ve onların derdine deva kendisindeydi. Yeter ki bu insanlar ona inansınlar, yüceltsinler, büyük Alimsin desinler.

Halk dua faslından önce de Alim Hocalarına merak ettikleri soruları sormuşlardı.
Oruçluyken banyo yapılır mı? Banyo da sıcak su kullanılır mı?
Amerika da annem- babam ölürse Amerikan toprağına gömmek günah olur mu?
Oruca nasıl niyet edilir?
Ve benzeri gibi çok hayati sorular sorulmuş ve Alim Hoca tarafından yanıtlanarak halk mutlulukla tatmin olmuştu. Alim Hoca da Alimliğini konuşturmuştu gene!!! Halktan merak ettikleri sorular alınırken bazen mikrofon 5-6 yaşlarındaki çocuklara da veriliyordu ve bu çocuklar ezberledikleri Arapça sureleri okuyunca büyük alkış kopuyordu ve Alim Hoca “inşallah Saliha olursunuz büyüyünce” diye veriyordu coşkuyu.

Alim Hoca 2 saatlik programı boyunca bir kez bile Rablerinin kullarını O’na yakınlaştıracak, kulları ile arasında kopmayacak sağlam bağlar oluşturacak sözlerini içeren Kitabını anladıkları dilde okumalarını tavsiye etmedi. Oysa biliyordu ki bu halk Kuran’a yabancıydı, Rablerinin sözlerini okuyup gönüllerine sindirmemişlerdi. Üstüne üstlük biliyordu ki birçok uydurma rivayet Ayetlerin önüne geçmiş, bir konu hakkında hüküm verilirken Ayetlere bakılacağı yerde uydurma rivayetlere bakılır olmuştu. Hatta bazen bir soru karşısında eğer cevabı Kuran’da yok ise uydurma rivayetlerden medet umularak, Peygamberimiz böyle/şöyle yapmış denilerek cevapsız bırakılmıyordu. Tüm bunları bilen ve farkında olan Alim Hoca korkuyordu halkın gerçekleri öğrenmesinden çünkü o zaman o hayati sorular ona sorulmayacaktı. O soruların cevaplarını halk Kuran’ı okuyup aklını işlettiğinde zaten kendi kendisine bulacak ve Alime ihtiyaç hissedilmeyecekti. Herkes kendi kendinin Alimi olacaktı. Zira Allah kendisine samimi yönelen her kuluna bilgelik, alimlik vaad ediyordu.
Tüm bunları bilen, halka umut ve hayal satmak isteyen Alim Hoca kazanımlarını kaybetmeyi asla göze alamazdı ve amin, amin sesleri içersinde vazifesini en iyi şekilde yapmış bir insanın mutluluğu ile veda edip gitti bir sonraki programına kadar…
Halk da affedilecekleri ve kurtuluş beratını kazanacakları hayaliyle bir sonraki programa kadar gönül ferahlığı içersinde evlerine döndü.
Alim Hoca mutlu.
Halk umut dolu.
Alan razı.
Veren razı.
Ama Allah razı değil…
Ama Allah hoşnut değil kullarının sözlerine yüz çevirmesinden. Bir Rahmet olarak gönderdiği Kitabının, dünya oyalanmalarına kendini kaptırmış nankör kulları tarafından terk edilmesinden hiç hoşnut değil. Kullarına sadece gerçekleri vaad etmesine, kendi rızasını kazanmanın herşeyin üzerinde olduğunu söylemesine karşın umut ve hayal tacirlerinin elinde Kitabının oyuncak olmasından hiç hoşnut değil. Kitabında hiç bir şeyi eksik bırakmadık demesine rağmen sorulan tüm abuk sorulara cevap bulabilmek için Kitabından başka kitapları rehber edinilmesinden hiç hoşnut değil. Kullarının erdemli olabilmesi için gerekli olan herşeyi Kitabında bildirmesine rağmen kendi nefislerine dini uydurmak için iftira atmalarından hiç hoşnut değil…

Ama Alim Hoca şöhreti severken, halk da umudu ve hayal kurmayı severken bunların ne ehemniyeti var, değil mi !!!

Bir sonraki 11 ayın sultanına kadar çalar, söyler, oynar, geçeriz Sırat Köprüsünden nasılsa…

Ahzab-35: Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar,

inanan erkekler ve inanan kadınlar,

söz dinleyen erkekler ve söz dinleyen kadınlar,

doğru sözlü erkekler ve doğru sözlü kadınlar,

sabreden erkekler ve sabreden kadınlar,

saygılı erkekler ve saygılı kadınlar,

yardımsever erkekler ve yardımsever kadınlar,

oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar,

iffetli erkekler ve iffetli kadınlar,

Allah’ı çok anan erkekler ve çok anan kadınlar;

işte Allah onların hepsine bağışlanma ve büyük bir ödül hazırlamıştır.

10489882_10152200705473994_5105372681327242596_n

 

Cehalet Mutluluk Değil

Bugün mutlulukla ışıldayan gözler olduğu kadar hüzünlü uzaklara çakılmış gözler de tiyatro sahnesindeki yerini alacak her zaman olduğu gibi. Hiç bir şey geçmiş de kalmıyor, hiçbirşey eskimiyor. Sadece acıyla yaşanmış yıllar ile şimdiki zamanın arasındaki uzaklık artıyor. Her gönül kırıklığı, olduğu gibi sapasağlam yerinde duruyor. Yolun yarısını geçmiş yaşınla şimdi sen, gene altı yaş yüreğine döneceksin bugün. Arkadaşın babasının elinden tutmuş parka giderken mutlulukla, sen kapının eşiğinde oturup öylece baka kalacaksın arkalarından. Anneannenin yan bahçe komşusu olan kadın, ailece yiyecekleri yemek için masa kurma telaşında olacak ve sen o masa da yer alabilmek için can atacaksın bugün. Neden anne ve babanın yanında olmadığını defalarca sormuş olsanda ve gerekli cevabı her defasında almış olsanda bu soru ömrün boyunca peşini bırakmayacak. O kapının eşiğinde mahzunca oturulan zamanlar, ömrün boyunca gözlerinin üstünde perde gibi asılı kalacak. O perde büyük bir iştahla, senin görmen gerekenleri görmemen için görev yapacak hayatın boyunca…
Gençlik yıllarına eriştiğinde o küçük mahzun çocuğun gözbebeklerindeki hüzün hala kaybolmamış olacak. Hiç kimseye güvenemeyeceksin, herkesin seni nasıl olsa terk edeceği olasılığı ile kimseye teslim edemeyeceksin yüreğini. O hassas terazide ağır basan taraf hep kendine güvenmemek olacak. Senin için doğru olan şeyin kalmak mı, koşmak mı, varmak mı olduğunu hiçbir zaman çözemeyeceksin. En sıkıntılı zamanlarında kendi kendine konuşmak zorunda kalmak ve buna alışmak, hayatına girecek insanları senin için değersiz kılacak. Nasıl olsa kendi kendine öğrendin güçlü olmayı. Kimselere ihtiyacın yok. Üniversite arkadaşlarınla Hümanizm’den dem vurup, özgürlük, barış, demokrasi diye haykırsan da sokak ortalarında, içinden yükselen o mahsun çocuğun sesi, senin sesini ezip yok edecek. Dilin inanmadığın şeyler söylese de içindeki çocuk doğruları haykıracak yüzüne.
“Sen insanları sevmiyorsun ki, sevmediğin insanlar için nasıl güzel yarınlar dileyebilirsin.”
“Seni acılar içinde kıvrandıran insanlar için nasıl güzel bir dünya isteyebilirsin.”
Hatta çoğu zaman “o çok inandıkları Tanrı’ları gerçekleştirsin bütün güzellikleri” dediğin anlarda olmadı değil. Ama her defasında “cehalet mutluluktur” sözünü hatırlayıp hem kendi mutsuzluğunun çok bilmekten kaynaklı olduğuna delil getiriyordun hemde rakiplerinin ne kadar cahil olduklarını iddia etmen, kibirlenmen seni iyi hissettiriyordu. Bir taşla iki kuş vurmak güzeldi, zevkliydi, bir nebze de olsa acını hafifletiyordu. Çocuk gözlerindeki perde her zaman iş başındaydı tabii ki. Eğlenceli başka taraflarda vardı, özellikle içkili sofralarda ateist olduğunu söylemen insanların ilgisini çekiyor, bakışların senin üzerinde toplanması hoşuna gidiyordu. İlgiye, dikkat çekmeye hasret küçük çocuğun yüreği bu esnalarda mutlulukla kendinden geçiyordu. Onlar seni dinledikçe sen büyüyor, büyüyordun. Sen anlattıkça onlar küçülüyor, küçülüyordu senin gözünde…
Okulu bitirdikten sonra sana hiçbir zaman verilemeyen o sıcak aile yuvasını kendin kurmak istedin. Herşey senin yönetimindeyken ve diğer cahil insanlar gibi cahilde değilken bunu başarmak çok kolay göründü gözüne. Öyle ya sen acıların içinden geçmiş, kendini, tüm dünyayı çözmüş ve sürüden olmayan bir insan olarak bunu yapabilirdin. Ama yapamadın. Evlendiğin kadın senin evlendiğin kadın değildi, evlendikten sonra farklı bir kadınla aynı evi paylaştığını fark ettin. Daha bebek yaşındaki kızınla eşini bırakıp yurtdışına attın kendini…
Yıllar birbirini kovaladı ve şimdi sen yaşadığın onca şeyin sorgusunu halen tamamlayabilmiş değilsin. Hayatın zevklerine ve kendi kibrine tutunduğun kadar içindeki mahzun çocuğun iç çekişlerine aldırsaydın belki de bu tiyatroda kendine biçtiğin rol çok daha farklı olacaktı. Oysa kendine acımaktan yada başkalarının seni mutsuz etmelerinin suçunu karşındakiler de aramayı bırakıp bir an için bile olsa silkelenebilseydin keşke. Tabii ki o mahzun küçük çocuğun hiçbir suçu yoktu. O çocuk sadece başkalarının imtihan aracıydı. Tıpkı senin küçük bebeğinin senin imtihanın olduğu gibi…
Senin asla inanmadığın o Allah insanların önüne türlü planlar getirir. Farklı zamanlarda, farklı mekanlarda senin hiç farkına varmadığın ama farkına vardığında senin imtihanı başarı ile geçmen anlamına geleceği bir takım uyarıcılar gönderir. Senin uyarıcında sana geldi. Belki fark ettin belki de edemedin. O uyarıcı sana uydurulmuş bir dinden dolayı senin ateist olduğunu söyledi. Belki duydun belki de duyamadın. O uyarıcı sana tüm merhametiyle sana göremediklerini göstermeye çalıştı, sana izlemen gereken yolun ucunu gösterdi. Belki gördün belki de göremedin. Belki de Yaratıcının diğer uyarısına kadar bir sürü acılar daha çekerek, kendine hayatı katlanılamaz bir hale getirip, karamsarlığının içinde son çırpınışlarını yapacaksın. Belki bıkmadan yorulmadan Yoga ve NLP koçlarından medet umacaksın hayatın boyunca. Ve birgün kapını çalan o ölüm meleği belirecek bütün gerçekliği ile…
Sonrasındaysa sonsuz bir hiçlik…
………………………………………………..
Bazen daldığın eğlenceden, oyalanmalardan kendini alamazsın bu ömür girdabında. Bazen en yakınındakileri göremezsin, görebildiklerini de en uzağa fırlatırsın bazen hışımla… Tüm gerçekleri bildiğini sanırsın ama bir bakmışsın tüm gerçekler birer yalan zinciri gibi kıvrılıp durmakta karşında. Maharet yalanın yalan olduğunu anlamaktır çoğu kez. Bazen Yüce bir Yaratıcı tarafından korunup, kollandığını anlamaz, nankörlük edersin kibrine zirve yaptırıp. Cehaletin mutluluk değil bilginin mutluluk getirdiğini anlatır Yaratıcın sana… Bazen anlarsın. Bazen uyanırsın.
Bazen de yazarsın şiir olur:
Beni düşün, beni an gözyaşlarında,
Ben ki yaraları sarılmamış,
Yorgun bir şehirim avuçlarında.

..
.

Yunus-62: Allah’ın dostları için ne bir korku vardır, ne de üzülürler.

Yunus-63: Onlar ki, inandılar ve erdemli davrandılar.

Yunus-64: Dünya hayatında da ahirette de mutluluk onlarındır. Allah’ın kelimeleri (verdiği söz) değişmez. İşte bu, en büyük zaferdir.

10313308_10152131926458994_8312068863796111974_n

Kıyıları Talan Edilmiş Hayatlar

Sen bir devrin, dini yaşamanın çağdışı olduğuna inandırılmış ve bu  zihniyetle yoğrulmuş şanssız bir adamıydın. Kimselere açmadığın iç dünyanda ne fırtınalar koptu, hiç kimse anlayamadı yaşadığın müddetçe. Sen bile anlayamazken insanların anlayamaması çok da tuhaf değildi. Yaşamın hep güzel yanlarını görmek istedin, acılar üzüntüler hiç sana göre değildi. Arkadaşlarınla içtiğin bir duble rakı ve yediğin nefis balıkla sadece gününü yaşayıp zamanını doldurmak istedin. Çünkü anlayamadığın şeyleri açıklayabilecek kimse yoktu etrafında. Sana ışık tutacak, seni karanlıklarından kurtaracak hiç kimse…

Sen kötü bir insan değildin aslında. Sana kesmen için tavuk verildiğinde kesemezdin, kurban bayramlarında bahçelerdeki manzarayı görmemek için başını öne eğip kendini bir an önce kahveye atmaya çabalardın, kan görünce bayılacak gibi olurdun, seni ne kadar kışkırtsa bile eşine bir kere el kaldırmadın, çocuklarına kısıtlamalar, yasaklar koymadın. Senin derdin kendinleydi herzaman. Ne kendine anlam verebildin ne de başkalarının yaptıklarına…

İnsanlarla her zaman aranda görünmez uçurumlar oldu dipsiz bucaksız. İnsanların dedikodu yapmaları, paraya güce tapmaları, kendilerini kadınlardan üstün görmeleri ve onlara zulmetmeleri, bayram sabahı şık giysiler giydiğinde sana olan alaycı bakışları, sen öfkelendiğinde seni yatıştırmayı beceremeyenleri, içindeki öfkeyi sebepsiz sananları anlamadın hiçbir zaman, insanlar sana cephe almış gibiydiler sanki. Kendini hiç bu dünyaya ait hissetmedin. Tuhaf giden birşeyler vardı ama çözemedin…

Hayatı ciddiye almak ile almamak arasında sürekli gittin geldin. İçinde hissettiğin boşluğu denizlere açılıp balık tutarak doldurabileceğini zannettin. Ama dolmadı. Kıyıya çıktığında yırtılmış ağları tamir ederek zaman geçirip dolduracağını zannettin ama dolmadı. Akşam olduğunda birkaç arkadaş rakı sofrasına oturup eski plakları dinleyerek dolacağını ümit ettin ama dolmadı. Sabah olduğunda bahçendeki meyve ağaçlarını budayınca, gül fidanlarını ekince dolacağını zannettin ama dolmadı…

Sen kendinle savaş verirken iç dünyanda,  insanlardan uzaklaşman gün be gün arttı ama yaklaşacağın o şeyi bir türlü bulamadın. Oysa insan birşeyden uzaklaşırken başka birşeye yaklaşmalıydı. O neydi bulamadın. Sana gaddar, bencil hatta deli diyenler çoğaldıkça  sen o kıyıda daha çok vakit geçirmeye başladın. Bir adım atıp o azgın dalgalarla boğuşup zaferini ilan edemedin. Oysa o herkesin şikayet ettiği inatçılığınla nasıl da galip gelirdin medeniyet sanılan o dişli canavara. Oysa o özgürlükçü ruhunla nasılda yakışırdı sana takva elbisesi. Oysa o eşitlikten, adaletten yana olan kelimelerinle nasıl da güzel, temiz cümleler kurardın. Oysa o barışçı beyninle nasılda güzel huzur dağıtırdın çatışmayı seven insanlara…

Sen gittikten sonra çok şeyler değişti. Şimdi insanlar içlerindeki o boşlukları Yaratıcısının Sözleri ile doldurmayı başardı. Senin anlam veremediğin birçok şey anlam kazandı, soru işaretleri giderildi. Doğru sanılan ve senin hep karşı geldiğin şeylerin aslında doğru değil ustalıkla süslenmiş, bezenmiş şeytan işi olduğu ortaya çıktı. Hakikate ulaşan bir çok insan akın akın ateş böcekleri gibi ışık yaymaya, arsız bitkiler gibi tohum atmaya başladı. Bir yalan çağı kapanıp gerçeklerin çağı açıldı. Kıyıları talan edilmiş yüzlerce deniz, kabaran dev dalgaların ardından huzura, güvene, dinginliğe kavuştu.

Evet sen bir devrin modernlik uğruna bir takım uhrevi duygularını yitirmiş kayıp adamlarından birisin.  Sen bir devrin yalana dolana bulanmış uydurulmuş dininde yönünü bulamamış, en talihsiz zaman aralığında yaşamış en talihsiz adamlarından birisin. Allah’ın gerçeklerini örten zalimlerin kurbanısın, ne ilksin ne de son olacaksın.

Rabbim affetsin…

HUD-18: Uydurmaları Allah’a yakıştırandan daha zalim kim olabilir? Onlar Rab’lerinin huzuruna çıkarılır ve tanıklar: “İşte Rab’leri hakkında yalan uyduranlar bunlardır,” diyecekler. Allah’ın laneti zalimleredir.

ocean_onpage

 

İffet

Ne tuhaf, gerçeği aradığını yada bulduğunu iddia eden birçok kişinin mutlaka dokunulmasından rahatsız olduğu dokunulmazları var. Herkesin “herşeyi düşünelim, akledelim” diyerek ne kadar aydın olduğunu göstermeye heves ettiği ama bir o kadar da “tamam buraya kadar düşünüp, akledebiliriz, bundan sonrasına girersek iş sarpa sarar aman ha” dediği, kendine göre kutsal saydığı tabuları var. Bazı kitlesi olan kişiler bile sırf kitlesini kaybetmemek için bazı hassas konulara girmeyerek aslında “kafirlik” yapıyor. Kafir demek bir gerçeği gizlemek demek, bir gerçeğin üzerini örtmek demek ve gizlemek suretiyle o gerçeği inkar ediyor demek. Ömrünü İslamı, Kuran’ı anlamak  için harcamış bir insana yakışmayacak bir durum. Ve tüm emeklerini boşa çıkarmaya meyletmesinden çıkarılacak çok dersler var benim  açımdan. Alacağım ders şudur: Kim ne olursa olsun, hangi ünvana sahip olursa olsun, tüm ömrünü Kuran’a adamış birisi de olsa herkesin mutlaka hata yapma ve yoldan  sapma ve nefsi duyguları uğruna gerçekleri çarpıtma eğilimi mutlaka vardır. Ve olacaktır.

Biz Kuran’ı okumuş ve anlamış Müslümanlar olarak kalkıpta dinimizin tarihini Yahudiler gibi 4000 yıl öncesinden başlatarak ondan önce onbinlerce yıl içersinde yaşamış insanları din dışı ilan edemeyiz. Yada kalkıp tarihi 4000 yıl öncesinden başlatıp ondan önceki insanları mağara insanları yada yarı maymun yarı insan formatına sokamayız. Çünkü eğer Kuran’ı okuduysak ve anladıysak Allah’ın Kuran’da bize söylediği ilk akıllı insan var olduğundan beri Allah’ın dini vardı. Allah Adem’e elçiler göndereceğini söyledi. Ve Adem bundan 4000 yıl önce gibi kısa bir süre önce yaşamadı. Anadoluda yada başka coğrafyalarda yapılan Arkeolojik kazılardan çıkan sanat eserlerinden anlaşılıyor ki bundan 12.000 yıl önceki insanlarda akıllı insanlardı yani Ademin soyundandı o toplumlar.

Peki bunu anlamak neden önemli?

İnsanlar bunu anlamadığı zaman Yahudiler gibi dinler ve insanlar tarihini 4000 yıl öncesinden başlatıyor. Çünkü öyle işine geliyor. Daha öncesini düşünmek onu tabularından, dokunulmazlıklarından kurtaracak. Oysa bunları terketmek istemiyor. Onlara inanıp, onlarla yaşayıp ölmek istiyor. Dokunulmazlıklarına dokunulursa nefsinin istemediği şeyleri kabul etmesi gerekecek.

Dinler ve insanlar tarihini 12.000 yıl önceye kadar gerilere götürürseniz bu insanların dokunulmaz putları kırılacak. Sorgulamalarından yenik çıkacak. Bu yüzden Yahudiler gibi davranmak en mantıklısı onlar için…

Allah Kuran’da yarattığı kullarını boş bırakmadığını onların yaşamlarını, ahlaklarını düzene koyacak dinini yeryüzüne gönderdiğini söylüyor bize. Elçiler gönderdiğini söylüyor tüm toplumlara. Ya Allah’ın bu söylediklerini inkar edeceğiz, ya bu Ayetleri görmezden gelip başka konulara zıplayacağız yada kafamızı kuma gömüp yaşayacağız. Yada Arkeolojik kazılar yapılıp da tarihi anlatan objeler bulunmasın diye dua edeceğiz. Yada tarihte yaşanılan herşeye, herkese sapkındı diyeceğiz ve kurtulacağız dokunulmazlarımıza dokunulmasından.

İnsanların dokunulmasından rahatsız olduğu bir konuda iffet konusu. İffet konusunu örtülere, giyim kuşama bağlayan kişi tabii ki dinler ve insanlar tarihinin 12.000 yıl önceye kadar gitmesini istemez. Eğer Kuran’ı da okuyup anladıysa sorgulaması gerekecektir, eğer kılık kıyafetle iffetli olunuyorsa o tarihlerdeki insanlar nasıl iffetli oluyordu diye. Onlara iffetsiz deme şansıda yok, çünkü Allah Adem’le dinini göndermiş yeryüzüne. Adem’le birlikte mahrem yerlerini örtme başlamış. Sanırım binlerce yıl sadece mahrem yerlerini kapatmış bu insanlara iffetsiz diyemeyiz. Der isek bu dinimizden kaynaklı bir görüş değil ancak bizim kendi şahsi fikrimiz olabilir. Kendi şahsi fikirlerimizde dinden kaynaklı olamaz, çevresel etkenler yada yaşadığımız kültürden dolayı olabilir.

Neden dinimiz kaynaklı olamayacağını açıklayacağım tabii ki.

Tarihe baktığımızda görüyoruz ki, insanlık var olduğundan beri erkekler kadınlar hiçbir ayrım olmadan özgürce yaşadılar. Hatta kadın erkek cinsinden daha önemliydi. Kadının doğurgan olması toplumlarda kadına statü veriyordu. Kadını değerli kılıyordu. Bazı putperest toplumlarda kadını Tanrıça yapmaya kadar gidiyordu. Kılık kıyafet ile ayrıştırmaların ilk olarak  5000 yıl önce Sümerde yapılmaya başladığını görüyoruz. Ama şaşırtıcı olan konunun iffet ile hiçbir alakası yok. Sümerlerde bir sapkınlık ortaya çıkıyor ve tapınaklarda kutsal fahişeler görev yapıyor. Ve bu fahişelere başlarını kapatmaları zorunluluğu getiriliyor, diğer kadınlardan ayrılması için. Gördüğünüz gibi bir baş kapatması var ve bu kapatma iffet ile alakalı değil. Bu gelenek Hammurabi zamanında kaldırılsa da M.Ö 1500 yıllarında Asur Kralı tarafından tekrar geri getiriliyor. Yasal yoldan fahişelik yapanlar ile yasal yoldan yapmayanların ayrılması için bu gelenek devam ettiriliyor. Yalnız Asurlular döneminde gelen bu yasada öncekine göre bir değişiklik oluyor. Örtünen kadın yani yasal yoldan fahişelik yapan ahlaklı , örtünmeyen kadın yani yasal olmayan yoldan fahişelik yapan ahlaksız fikri oluşmaya başlıyor tarihte ilk defa. Bu yasayı şu şekilde açıklarsak daha net anlaşılır. İki torba oluşturuluyor, birinci torbaya başörtüsü takan yasal fahişelik yapan kutsal kadınlar ve dul kadınlar, ikinci torbaya başörtüsü takmayan yasal yoldan fahişelik yapmayan kadınlar ve genç kızlar. Görüldüğü gibi torbaya atılan fahişelik yapmayan dul kadınlar ve genç kızlar da bu torbaya girerek karıştırılmış oluyor. Yani  fahişelik yapanla yapmayanın, iffetli olanla olmayanın ayrılması amaçlanmıyor.

Bu baş örtüsü yada kılık kıyafet ile kadınları birbirinden ayırma Asurlardan Yahudilere geçiyor. Yahudi geleneklerinde görüyoruz ki kadın kıyafetlerinde birçok çeşit ortaya çıkıyor. Dul kadın kıyafeti, tapınak kıyafeti, fahişe kadın kıyafeti, köle kadın kıyafeti, hür kadın kıyafeti gibi çok çeşitli bir hal alıyor. Diyebiliriz ki insanlar dış görünüşlerine bakılarak değerlendirilmeye başlanıyor kadın olsun erkek olsun. Saç örmeden, saç kesmeye, sakal uzatmadan, traş olmaya kadar dış görünüşle ilgili her konuda bir takım gelenekler ön plana çıkarılıyor ve bunlar dinden sanılıyordu.

Tevrat Yaratılış 38-14:Tamar üzerindeki dul giysilerini çıkardı. Peçesini örttü, sarınıp Timna yolu üzerindeki Enayim Kapısı’nda oturdu. Çünkü Şela büyüdüğü halde onunla evlenmesine izin verilmediğini görmüştü.

 Tevrat Yaratılış 38-15:Yahuda onu görünce fahişe sandı. Çünkü yüzü örtülüydü.

Tevrat Yaratılış 38-16:Yolun kenarına, ona doğru seğirterek, kendi gelini olduğunu bilmeden, “Hadi gel, seninle yatmak istiyorum” dedi.

Yukarıda verdiğim örnektende anlaşılıyor ki o dönemlerde örtünmek bir iffet belirtisi değil. Yüzü örtülü olduğu için Yahuda onu fahişe sanıyor. Ama fahişelik yaptıkları belli olmasın diye tanınmamak için örtülerle kendilerini gizledikleri çok açık. Asurlulardan alınan gelenek Yahudi toplumunda yön değiştirerek ahlaklı ve ahlaksız ayırımından yapılan ahlaksızlığın gizlenmesine, tanınmamaya dönüştürülmüş.

Kuran’ın indirildiği yıllarda da o coğrafyada Yahudiler ve Hristiyanlar sıkı sıkıya geleneklerine bağlı bir şekilde yaşamaktaydı. Zaten Allah’ın sıkça Kuran’da eleştirdiği atalarının dini tabirini geleneklerin dini olarak anlamamız gerekir. Allah’ın dininde geleneklerin dini olamayacağı için Allah bunları şiddetle eleştirir. Çünkü Allah’ın dini evrenseldir. Bir Arap içinde aynı dindir bu, bir Fransız içinde aynı dindir, bir Koreli içinde aynı dindir. İnsanların gelenekleri ne olursa olsun Allah’ın dini esastır. Eğer gelenek Allah’ın dinine uygun değilse gelenek değiştirilir din değil. Bir geleneğin Allah’ın dinine uygun olup olmadığına bakmak için Kuran’a danışırız. Kuran’a danıştığımızda görürüz ki Allah’ın dininde Allah insanları eşit tutar, insanların sınıflara ayrılmasını istemez, gruplara ayrılmasını istemez. Kadın olsun erkek olsun tek bir yasa etrafında Hanif Müslümanlar olarak birleşmemizi ister.

Bir kadının iffeti neyse bir erkeğinde iffeti odur.

İffet kıyafetler ile ölçülmez. Herşeyi gören bilen Allah’ın Yaratılış 38 den nasıl olurda haberi olmaz? Nasıl olurda Yahudi geleneklerini bilip de kılık kıyafet ile ilgili birçok kesin ve net ayet indirip kılık kıyafet düzenlemesi yapmaz? Çünkü Allah bizim bilmediğimizi biliyor. Kılık kıyafetle iffet olmayacağını biliyor. Çarşaf, örtüler, peçeler giyinip insanların iffetsizlik yapabileceğini biliyor. Evet O herşeyi biliyor ama aklını kullanamayan, düşünme yetisi gelişmemiş insanoğlu bunları bilemiyor. O cüppe giyip insanların ahlaksızlık yapacağını, dinini 3-5 kuruşa satacağını biliyor ama insanoğlu hala bunu bilemiyor. O sakal bırakıp eline 99 luk tesbih alan bir adamın Pedofili olabileceğini biliyor ama insanoğlu bilemiyor.

Neden?

Çünkü insanoğlu gelenekleri din sanma yanılgısından halen uyanmıyor. Uzun bir kaftanın insana iffet ve ahlak kazandıracağı hayaline kendini inandırmış yada inandırılmış. Tek kaynağını Kuran olarak kabul etmiş olsaydı tüm bu geleneklerinden kurtulup özgürlüğüne kavuşacaktı ama kendi aklına güvenemiyor yada güvendirtmiyorlar.

Bir yerlerde doğru kelimeler ve cümleler okuyor, ilk bakışta aklına yatıyor ama sorgulayacağı yerde o doğru cümleleri kimin kurduğu ile, bu cümleleri kuran kişinin kılık kıyafeti nasıldır ile, bu cümleleri kuran kişinin ünvanları varmıdır ile ilgileniyor, bunları araştırıyor…

Sonuç olarak Allah bu yeryüzüne ilk akıllı insanı yerleştirdiğinden beri elçilerini peşpeşe gönderdi ve kullarına en ideal olan yaşam tarzını sundu. Kullarının erdemli insanlar olarak yaşamaları için gerekli olan tüm ihtiyaçlarını karşıladı. O kulları arasında asla bir ayırım yapmadı. O’nun sunduğu bu yaşam tarzı bir Irak’lıya da uygundur, bir Paraguay’lıya da uygundur, bir Kanada’lıya da uygundur. O’nun dininde tüm yeryüzündeki kulları birlik, beraberlik ve esenlik içersinde ayırım yapmadan mutluluk içersinde yaşamalıdır. Akıl ve düşünce düzeyleri bunu anlamaya, özümsemeye müsaittir… İffetli olmayı örtülerle eşdeğer tutan insanlar Allah’ın pek çok Ayetini inkar etmiş oluyorlar. Allah’ın iffet tanımı bu kişilerin iffet tanımıyla aynı değildir. Zira Allah’ın Ayetlerinden anlaşılıyorki iffet namus ile eşanlamlı. İffetli olmak gayri meşru cinsel ilişki yaşamaktan kaçınmak demek. Eşini aldatmak iffetsizlik demek. Evlilik dışı ilişkiler yaşamak iffetsizlik demek. İffet cinsel organlarını korumak demek ama bu koruma örtü ile korumak değil gayri meşru ilişkilerden korumak demek.

Meryem-20: “Bana hiçbir insan eli değmemiş ve ben iffetsizlik etmemişken nasıl olur da bir oğlum olur,” dedi.

Aşağıdaki Mearic Ayetlerinden de görüyoruz ki iffetli olmak sadece kadına mahsus bir meziyet değil. Erkeklerinde iffetli olunması isteniyor. Madem bazı kişilerin bu yanlış algısından dolayı, iffet ne kadar çok örtü olursa o kadar iyi olur şeklindeyse erkeklerinde üzerlerinde bol bol örtüler bulundurması gerekmez mi? Erkekler niye iffetlerini belli etmek için örtünmüyor? Halbuki Tevrattan anlıyoruzki peçe takan, başını örten erkekler var o dönemlerde. Hatta Musa bile. Ama erkekler nedense iffetli olmayı kılık kıyafetle ispatlamak yoluna gitmiyor. Bu görev nedense kadına verilmiş. Kim vermiş, nasıl vermiş, neden vermiş yukarıda bahsettiklerimden sonra sanırım anlaşılıyor.

Mearic-29:Ve iffetlerine karşı duyarlı olanlar,

Mearic-30:Eşleri; yani meşru şekilde sahip oldukları dışında (isteklerini frenleyenler) çünkü ancak o zaman hiçbir kınamaya uğramazlar,

Bu tabudan kurtulmak istemeyenler olabilir, dokunmayın benim tabuma diyenler çıkabilir. Tabiiki istediğiniz kadar tabuyu üzerinizde taşıyabilirsiniz. İstediğiniz kadar örtülere bürünüp geleneklerinizle yaşayabilirsiniz. Burada yanlış olan sizin geleneklerinizle yaşamak istemeniz değil, geleneklerinizi sanki Allah’ın dininin bir emriymiş gibi yaşamanızdır. Kitlesini kaybetmekten korkan birçok kişi şunu diyebilmeli; “evet ben geleneklere uyarak örtünüyorum, Arap ve Yahudi gelenekleri hoşuma gidiyor, ama bu yaptıklarım İslam’ın emri değildir”. Doğru olan davranış bu değil midir? Allah’ın tasvip edeceği tavır bu olabilir ancak. Eğer bunu yapabilecek nefisler çoğalırsa sanıyorumki Arap ve Yahudi geleneklerinden hoşlanmayan bir Macar yada Finli rahatlıkla İslam dinini sevip, kendine din olarak seçebilir. Çünkü başka bir kültürde yetiştiği halde başka bir kültürün geleneklerini kabul etmek zorunda kalmayacaktır.

Yukarıda verdiğim Yaratılış örneğinden sonra iffetli kadının kılık kıyafetiyle anlaşılamayacağı iyice anlaşıldıysa, başında örtü olmayan bir kadına iffetsiz yakıştırması yapanlar ve o kadınları cariye olarak gören erkekler ve kadınlar şu Ayetin muhatabı olmazlar mı?

Nur-23: İffetli ve kötülüklerden habersiz inanan kadınlara iftira edenler, dünyada ve ahirette lanetlenirler ve onlar için büyük bir ceza vardır.

Yada her zaman olduğu gibi apacık Ayetleri üzerine alınan kullar çıkmaz mı?

1511406_519980978108568_2067107215603588200_n