Tag Archive | Kuran’daki İslam

Mutlu Ve Umutlu Oyalanmalar

Ramazan ayının ilk günündeyiz ve her yerden, her kişiden dini konularda bildirimler akıyor insanların zihinlerine. 11 ay belki de akıllarının ucuna gelmeyen konular nakşediliyor ince ince. Bu ilk iftar öncesi ilk akıllara düşen bildirim “Bu ayın sonunda Kurtuluş Beratımızı ellerimize alacağız” oldu. Eller açıldı semaya ve bu vaad büyük bir hevesle söylendi  bir kurtuluş umudu bekleyen halkın üzerine doğru. Halk coşkuyla amin dedi. Oysa halk 11 ay boyunca hiçbir ibadetini yerine getirmemişti ve Ahzab 35. Ayetteki niteliklerin de hepsine sahip değildi. Düzenli günlük namazını kılmamıştı, erkekler fırsat buldukça arada bir Cuma namazına gitmişti sadece. 11 ay boyunca yoksula yardımda bulunmamışlardı. En önemlisi Rablerinin onlara bir rehber olarak gönderdiği Kitabı okumamışlardı. Rablerinin emir ve yasaklarını anne babalarından, komşularından, akrabalarından, camideki imamlarından duyarak kendilerine yetecek kadar olanını biliyorlardı. Ne gerek vardı okumaya. Onlar okumuşlar ki şu yasaktır, bu emirdir, şu farzdır, bu sünnettir diyerek bilgilerini paylaşıyorlardı zaten!!!

Onlara düşen görev yapabildiklerini yapmak, yapamadıklarını da Allah’ın affına bırakmak en ideal olanıydı. Zaten kürsüdeki Alim Hoca “Kurtuluş Beratını” alacaklarını söylüyordu Ramazanın sonunda. 1 ay dişlerini sıkıp oruçlarını tutar, cennete kapağı atarlardı nasıl olsa.
Alim Hoca “Günahlarımızı af eyle Yarabbi” deyince halk daha bir şevkle Amin dedi. Ramazandan önceki kandillerde de bu şekilde yakardıkları ve Amin dedikleri için eğer o kandillerde af edilmeyen günahları kaldıysa bu Ramazan ayında da kalan günahlarını affederdi Rableri ve gönül rahatlığı ile önlerindeki 11 ayı geçirebilirlerdi. Öyle ya Rablerinin affedici ve merhametli sıfatları vardı.

Kürsüdeki Alim Hoca hep bir ağızdan söylenen Amin seslerinden coşarak umut dağıtmaya devam etti. Bu insanların hayale ve ümit etmeye ihtiyaçları vardı ve onların derdine deva kendisindeydi. Yeter ki bu insanlar ona inansınlar, yüceltsinler, büyük Alimsin desinler.

Halk dua faslından önce de Alim Hocalarına merak ettikleri soruları sormuşlardı.
Oruçluyken banyo yapılır mı? Banyo da sıcak su kullanılır mı?
Amerika da annem- babam ölürse Amerikan toprağına gömmek günah olur mu?
Oruca nasıl niyet edilir?
Ve benzeri gibi çok hayati sorular sorulmuş ve Alim Hoca tarafından yanıtlanarak halk mutlulukla tatmin olmuştu. Alim Hoca da Alimliğini konuşturmuştu gene!!! Halktan merak ettikleri sorular alınırken bazen mikrofon 5-6 yaşlarındaki çocuklara da veriliyordu ve bu çocuklar ezberledikleri Arapça sureleri okuyunca büyük alkış kopuyordu ve Alim Hoca “inşallah Saliha olursunuz büyüyünce” diye veriyordu coşkuyu.

Alim Hoca 2 saatlik programı boyunca bir kez bile Rablerinin kullarını O’na yakınlaştıracak, kulları ile arasında kopmayacak sağlam bağlar oluşturacak sözlerini içeren Kitabını anladıkları dilde okumalarını tavsiye etmedi. Oysa biliyordu ki bu halk Kuran’a yabancıydı, Rablerinin sözlerini okuyup gönüllerine sindirmemişlerdi. Üstüne üstlük biliyordu ki birçok uydurma rivayet Ayetlerin önüne geçmiş, bir konu hakkında hüküm verilirken Ayetlere bakılacağı yerde uydurma rivayetlere bakılır olmuştu. Hatta bazen bir soru karşısında eğer cevabı Kuran’da yok ise uydurma rivayetlerden medet umularak, Peygamberimiz böyle/şöyle yapmış denilerek cevapsız bırakılmıyordu. Tüm bunları bilen ve farkında olan Alim Hoca korkuyordu halkın gerçekleri öğrenmesinden çünkü o zaman o hayati sorular ona sorulmayacaktı. O soruların cevaplarını halk Kuran’ı okuyup aklını işlettiğinde zaten kendi kendisine bulacak ve Alime ihtiyaç hissedilmeyecekti. Herkes kendi kendinin Alimi olacaktı. Zira Allah kendisine samimi yönelen her kuluna bilgelik, alimlik vaad ediyordu.
Tüm bunları bilen, halka umut ve hayal satmak isteyen Alim Hoca kazanımlarını kaybetmeyi asla göze alamazdı ve amin, amin sesleri içersinde vazifesini en iyi şekilde yapmış bir insanın mutluluğu ile veda edip gitti bir sonraki programına kadar…
Halk da affedilecekleri ve kurtuluş beratını kazanacakları hayaliyle bir sonraki programa kadar gönül ferahlığı içersinde evlerine döndü.
Alim Hoca mutlu.
Halk umut dolu.
Alan razı.
Veren razı.
Ama Allah razı değil…
Ama Allah hoşnut değil kullarının sözlerine yüz çevirmesinden. Bir Rahmet olarak gönderdiği Kitabının, dünya oyalanmalarına kendini kaptırmış nankör kulları tarafından terk edilmesinden hiç hoşnut değil. Kullarına sadece gerçekleri vaad etmesine, kendi rızasını kazanmanın herşeyin üzerinde olduğunu söylemesine karşın umut ve hayal tacirlerinin elinde Kitabının oyuncak olmasından hiç hoşnut değil. Kitabında hiç bir şeyi eksik bırakmadık demesine rağmen sorulan tüm abuk sorulara cevap bulabilmek için Kitabından başka kitapları rehber edinilmesinden hiç hoşnut değil. Kullarının erdemli olabilmesi için gerekli olan herşeyi Kitabında bildirmesine rağmen kendi nefislerine dini uydurmak için iftira atmalarından hiç hoşnut değil…

Ama Alim Hoca şöhreti severken, halk da umudu ve hayal kurmayı severken bunların ne ehemniyeti var, değil mi !!!

Bir sonraki 11 ayın sultanına kadar çalar, söyler, oynar, geçeriz Sırat Köprüsünden nasılsa…

Ahzab-35: Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar,

inanan erkekler ve inanan kadınlar,

söz dinleyen erkekler ve söz dinleyen kadınlar,

doğru sözlü erkekler ve doğru sözlü kadınlar,

sabreden erkekler ve sabreden kadınlar,

saygılı erkekler ve saygılı kadınlar,

yardımsever erkekler ve yardımsever kadınlar,

oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar,

iffetli erkekler ve iffetli kadınlar,

Allah’ı çok anan erkekler ve çok anan kadınlar;

işte Allah onların hepsine bağışlanma ve büyük bir ödül hazırlamıştır.

10489882_10152200705473994_5105372681327242596_n

 

Reklamlar

Cehalet Mutluluk Değil

Bugün mutlulukla ışıldayan gözler olduğu kadar hüzünlü uzaklara çakılmış gözler de tiyatro sahnesindeki yerini alacak her zaman olduğu gibi. Hiç bir şey geçmiş de kalmıyor, hiçbirşey eskimiyor. Sadece acıyla yaşanmış yıllar ile şimdiki zamanın arasındaki uzaklık artıyor. Her gönül kırıklığı, olduğu gibi sapasağlam yerinde duruyor. Yolun yarısını geçmiş yaşınla şimdi sen, gene altı yaş yüreğine döneceksin bugün. Arkadaşın babasının elinden tutmuş parka giderken mutlulukla, sen kapının eşiğinde oturup öylece baka kalacaksın arkalarından. Anneannenin yan bahçe komşusu olan kadın, ailece yiyecekleri yemek için masa kurma telaşında olacak ve sen o masa da yer alabilmek için can atacaksın bugün. Neden anne ve babanın yanında olmadığını defalarca sormuş olsanda ve gerekli cevabı her defasında almış olsanda bu soru ömrün boyunca peşini bırakmayacak. O kapının eşiğinde mahzunca oturulan zamanlar, ömrün boyunca gözlerinin üstünde perde gibi asılı kalacak. O perde büyük bir iştahla, senin görmen gerekenleri görmemen için görev yapacak hayatın boyunca…
Gençlik yıllarına eriştiğinde o küçük mahzun çocuğun gözbebeklerindeki hüzün hala kaybolmamış olacak. Hiç kimseye güvenemeyeceksin, herkesin seni nasıl olsa terk edeceği olasılığı ile kimseye teslim edemeyeceksin yüreğini. O hassas terazide ağır basan taraf hep kendine güvenmemek olacak. Senin için doğru olan şeyin kalmak mı, koşmak mı, varmak mı olduğunu hiçbir zaman çözemeyeceksin. En sıkıntılı zamanlarında kendi kendine konuşmak zorunda kalmak ve buna alışmak, hayatına girecek insanları senin için değersiz kılacak. Nasıl olsa kendi kendine öğrendin güçlü olmayı. Kimselere ihtiyacın yok. Üniversite arkadaşlarınla Hümanizm’den dem vurup, özgürlük, barış, demokrasi diye haykırsan da sokak ortalarında, içinden yükselen o mahsun çocuğun sesi, senin sesini ezip yok edecek. Dilin inanmadığın şeyler söylese de içindeki çocuk doğruları haykıracak yüzüne.
“Sen insanları sevmiyorsun ki, sevmediğin insanlar için nasıl güzel yarınlar dileyebilirsin.”
“Seni acılar içinde kıvrandıran insanlar için nasıl güzel bir dünya isteyebilirsin.”
Hatta çoğu zaman “o çok inandıkları Tanrı’ları gerçekleştirsin bütün güzellikleri” dediğin anlarda olmadı değil. Ama her defasında “cehalet mutluluktur” sözünü hatırlayıp hem kendi mutsuzluğunun çok bilmekten kaynaklı olduğuna delil getiriyordun hemde rakiplerinin ne kadar cahil olduklarını iddia etmen, kibirlenmen seni iyi hissettiriyordu. Bir taşla iki kuş vurmak güzeldi, zevkliydi, bir nebze de olsa acını hafifletiyordu. Çocuk gözlerindeki perde her zaman iş başındaydı tabii ki. Eğlenceli başka taraflarda vardı, özellikle içkili sofralarda ateist olduğunu söylemen insanların ilgisini çekiyor, bakışların senin üzerinde toplanması hoşuna gidiyordu. İlgiye, dikkat çekmeye hasret küçük çocuğun yüreği bu esnalarda mutlulukla kendinden geçiyordu. Onlar seni dinledikçe sen büyüyor, büyüyordun. Sen anlattıkça onlar küçülüyor, küçülüyordu senin gözünde…
Okulu bitirdikten sonra sana hiçbir zaman verilemeyen o sıcak aile yuvasını kendin kurmak istedin. Herşey senin yönetimindeyken ve diğer cahil insanlar gibi cahilde değilken bunu başarmak çok kolay göründü gözüne. Öyle ya sen acıların içinden geçmiş, kendini, tüm dünyayı çözmüş ve sürüden olmayan bir insan olarak bunu yapabilirdin. Ama yapamadın. Evlendiğin kadın senin evlendiğin kadın değildi, evlendikten sonra farklı bir kadınla aynı evi paylaştığını fark ettin. Daha bebek yaşındaki kızınla eşini bırakıp yurtdışına attın kendini…
Yıllar birbirini kovaladı ve şimdi sen yaşadığın onca şeyin sorgusunu halen tamamlayabilmiş değilsin. Hayatın zevklerine ve kendi kibrine tutunduğun kadar içindeki mahzun çocuğun iç çekişlerine aldırsaydın belki de bu tiyatroda kendine biçtiğin rol çok daha farklı olacaktı. Oysa kendine acımaktan yada başkalarının seni mutsuz etmelerinin suçunu karşındakiler de aramayı bırakıp bir an için bile olsa silkelenebilseydin keşke. Tabii ki o mahzun küçük çocuğun hiçbir suçu yoktu. O çocuk sadece başkalarının imtihan aracıydı. Tıpkı senin küçük bebeğinin senin imtihanın olduğu gibi…
Senin asla inanmadığın o Allah insanların önüne türlü planlar getirir. Farklı zamanlarda, farklı mekanlarda senin hiç farkına varmadığın ama farkına vardığında senin imtihanı başarı ile geçmen anlamına geleceği bir takım uyarıcılar gönderir. Senin uyarıcında sana geldi. Belki fark ettin belki de edemedin. O uyarıcı sana uydurulmuş bir dinden dolayı senin ateist olduğunu söyledi. Belki duydun belki de duyamadın. O uyarıcı sana tüm merhametiyle sana göremediklerini göstermeye çalıştı, sana izlemen gereken yolun ucunu gösterdi. Belki gördün belki de göremedin. Belki de Yaratıcının diğer uyarısına kadar bir sürü acılar daha çekerek, kendine hayatı katlanılamaz bir hale getirip, karamsarlığının içinde son çırpınışlarını yapacaksın. Belki bıkmadan yorulmadan Yoga ve NLP koçlarından medet umacaksın hayatın boyunca. Ve birgün kapını çalan o ölüm meleği belirecek bütün gerçekliği ile…
Sonrasındaysa sonsuz bir hiçlik…
………………………………………………..
Bazen daldığın eğlenceden, oyalanmalardan kendini alamazsın bu ömür girdabında. Bazen en yakınındakileri göremezsin, görebildiklerini de en uzağa fırlatırsın bazen hışımla… Tüm gerçekleri bildiğini sanırsın ama bir bakmışsın tüm gerçekler birer yalan zinciri gibi kıvrılıp durmakta karşında. Maharet yalanın yalan olduğunu anlamaktır çoğu kez. Bazen Yüce bir Yaratıcı tarafından korunup, kollandığını anlamaz, nankörlük edersin kibrine zirve yaptırıp. Cehaletin mutluluk değil bilginin mutluluk getirdiğini anlatır Yaratıcın sana… Bazen anlarsın. Bazen uyanırsın.
Bazen de yazarsın şiir olur:
Beni düşün, beni an gözyaşlarında,
Ben ki yaraları sarılmamış,
Yorgun bir şehirim avuçlarında.

..
.

Yunus-62: Allah’ın dostları için ne bir korku vardır, ne de üzülürler.

Yunus-63: Onlar ki, inandılar ve erdemli davrandılar.

Yunus-64: Dünya hayatında da ahirette de mutluluk onlarındır. Allah’ın kelimeleri (verdiği söz) değişmez. İşte bu, en büyük zaferdir.

10313308_10152131926458994_8312068863796111974_n

Kıyıları Talan Edilmiş Hayatlar

Sen bir devrin, dini yaşamanın çağdışı olduğuna inandırılmış ve bu  zihniyetle yoğrulmuş şanssız bir adamıydın. Kimselere açmadığın iç dünyanda ne fırtınalar koptu, hiç kimse anlayamadı yaşadığın müddetçe. Sen bile anlayamazken insanların anlayamaması çok da tuhaf değildi. Yaşamın hep güzel yanlarını görmek istedin, acılar üzüntüler hiç sana göre değildi. Arkadaşlarınla içtiğin bir duble rakı ve yediğin nefis balıkla sadece gününü yaşayıp zamanını doldurmak istedin. Çünkü anlayamadığın şeyleri açıklayabilecek kimse yoktu etrafında. Sana ışık tutacak, seni karanlıklarından kurtaracak hiç kimse…

Sen kötü bir insan değildin aslında. Sana kesmen için tavuk verildiğinde kesemezdin, kurban bayramlarında bahçelerdeki manzarayı görmemek için başını öne eğip kendini bir an önce kahveye atmaya çabalardın, kan görünce bayılacak gibi olurdun, seni ne kadar kışkırtsa bile eşine bir kere el kaldırmadın, çocuklarına kısıtlamalar, yasaklar koymadın. Senin derdin kendinleydi herzaman. Ne kendine anlam verebildin ne de başkalarının yaptıklarına…

İnsanlarla her zaman aranda görünmez uçurumlar oldu dipsiz bucaksız. İnsanların dedikodu yapmaları, paraya güce tapmaları, kendilerini kadınlardan üstün görmeleri ve onlara zulmetmeleri, bayram sabahı şık giysiler giydiğinde sana olan alaycı bakışları, sen öfkelendiğinde seni yatıştırmayı beceremeyenleri, içindeki öfkeyi sebepsiz sananları anlamadın hiçbir zaman, insanlar sana cephe almış gibiydiler sanki. Kendini hiç bu dünyaya ait hissetmedin. Tuhaf giden birşeyler vardı ama çözemedin…

Hayatı ciddiye almak ile almamak arasında sürekli gittin geldin. İçinde hissettiğin boşluğu denizlere açılıp balık tutarak doldurabileceğini zannettin. Ama dolmadı. Kıyıya çıktığında yırtılmış ağları tamir ederek zaman geçirip dolduracağını zannettin ama dolmadı. Akşam olduğunda birkaç arkadaş rakı sofrasına oturup eski plakları dinleyerek dolacağını ümit ettin ama dolmadı. Sabah olduğunda bahçendeki meyve ağaçlarını budayınca, gül fidanlarını ekince dolacağını zannettin ama dolmadı…

Sen kendinle savaş verirken iç dünyanda,  insanlardan uzaklaşman gün be gün arttı ama yaklaşacağın o şeyi bir türlü bulamadın. Oysa insan birşeyden uzaklaşırken başka birşeye yaklaşmalıydı. O neydi bulamadın. Sana gaddar, bencil hatta deli diyenler çoğaldıkça  sen o kıyıda daha çok vakit geçirmeye başladın. Bir adım atıp o azgın dalgalarla boğuşup zaferini ilan edemedin. Oysa o herkesin şikayet ettiği inatçılığınla nasıl da galip gelirdin medeniyet sanılan o dişli canavara. Oysa o özgürlükçü ruhunla nasılda yakışırdı sana takva elbisesi. Oysa o eşitlikten, adaletten yana olan kelimelerinle nasıl da güzel, temiz cümleler kurardın. Oysa o barışçı beyninle nasılda güzel huzur dağıtırdın çatışmayı seven insanlara…

Sen gittikten sonra çok şeyler değişti. Şimdi insanlar içlerindeki o boşlukları Yaratıcısının Sözleri ile doldurmayı başardı. Senin anlam veremediğin birçok şey anlam kazandı, soru işaretleri giderildi. Doğru sanılan ve senin hep karşı geldiğin şeylerin aslında doğru değil ustalıkla süslenmiş, bezenmiş şeytan işi olduğu ortaya çıktı. Hakikate ulaşan bir çok insan akın akın ateş böcekleri gibi ışık yaymaya, arsız bitkiler gibi tohum atmaya başladı. Bir yalan çağı kapanıp gerçeklerin çağı açıldı. Kıyıları talan edilmiş yüzlerce deniz, kabaran dev dalgaların ardından huzura, güvene, dinginliğe kavuştu.

Evet sen bir devrin modernlik uğruna bir takım uhrevi duygularını yitirmiş kayıp adamlarından birisin.  Sen bir devrin yalana dolana bulanmış uydurulmuş dininde yönünü bulamamış, en talihsiz zaman aralığında yaşamış en talihsiz adamlarından birisin. Allah’ın gerçeklerini örten zalimlerin kurbanısın, ne ilksin ne de son olacaksın.

Rabbim affetsin…

HUD-18: Uydurmaları Allah’a yakıştırandan daha zalim kim olabilir? Onlar Rab’lerinin huzuruna çıkarılır ve tanıklar: “İşte Rab’leri hakkında yalan uyduranlar bunlardır,” diyecekler. Allah’ın laneti zalimleredir.

ocean_onpage

 

Günebakan Çiçekleri

Söz veriyorum, sana rahatsızlık vermeden şuradaki camın önünde öylece oturup dışarıdaki dünyayı seyredeceğim. Günün doğu tarafındaki ilk hayat ışığı ile beraber yeni bir hayata başlamanın heyecanını yaşayıp, her günümün bir öncekinden daha aydınlık olması için dua edeceğim. Her yeni günle beraber yeni bir kendini keşfediş yaşayacağıma olan inancım artarak devam edecek. Zira tekdüzelik yakışmaz bana. Yaşamın bu kadar renkli hareleri içinde tekdüze olmak, yaşamın ahengine uyum sağlamak değil, kendi kendini öldürmek demektir çoğu zaman.

Söz veriyorum, sessizce bir köşede oturup senin bugün için olan planlarına karışmayacağım. Bugün önemli bir gün!!! Konuklarına tatları damağında kalacak ve belki başka ortamlarda “ne kadar güzel kısır yapmıştı” demelerine neden olabilecek muhteşemlikte yemekler hazırlamalısın. Alışverişini de dün yaptın, bir önceki günde temizlik yaptın, hatta yemeklerinin soğuk yenebilecek olanlarını dün akşamdan hazırlayıp kaldırdın, konuklarına yetişmesini garantiye almak için. Kısırlar, patates salatalaları, börekler en güzel servis tabaklarına alınacak ve konuklar için herşey hazır olacak. Herşey kusursuzca hazırlanmalı. Zira kusur bulmak yada eleştirmek için can atan konuklarda olabilir aralarında. Söz veriyorum tüm bu hazırlıklarının arasında sana şunu sormayacağım ve keyfini kaçırmayacağım; “Allah ve ahiret hayatın için ne yaptın bugün?”

Söz veriyorum, yarında yaz tatili öncesi çıkacağın alışveriş için, tam bir gününü harcamanın sana vereceği mutluluğa da laf etmeyeceğim. Ellerin kolların paketlerle dolu olarak zar zor kendini eve attığında az önce köşe başındaki marketin önünde cips paketlerine hayranlıkla bakan Suriyeli 4-5 çocuğu gördün mü diye sormayacağım. Gördüysen eğer onlara birer tane cips almak, onları mutlu etmek aklından geçti mi diye sorup çok bilmişlik yapmayacağım. Haddimi bilirim ben!!!

Söz veriyorum, şurada camın önünde oturup akşamın kızıllığı çökerken batı tarafına, kuşların telaşla ağaç tepelerine çekilmeden önceki son danslarını seyredeceğim sadece. Onların gün içersinde görevlerini en iyi şekilde yaptıklarına dair işaretleri olan şen cıvıltılarını işitip “sen ne yaptın” demeyeceğim sana dönüp. Onlar akşam ezanı okunmadan az önce Yaratıcılarını tesbih edip, yeni bir güne başlayacakları sabah ışıklarına kadar geceleyecekleri ağaç dallarını seçmek için son keşiflerini yaparken “bugün şükrettin mi” diye sormayacağım. Onlar bu kocaman döngünün içersinde küçücük varlıklar olarak mutlulukla sert pikeler yaparken birbirlerine, “onlar mı daha mutlu sen mi daha mutlusun” diye ukalalık yapmayacağım tabii ki.

Söz veriyorum, gece sen huzursuzca kabuslar görürken, ben rahatlık içersinde “hak etmişti bunu” demeyeceğim. Rabbime dua edeceğim benim mutluluğumu sanada yaşatsın diye, bana bahşettiği kavrayış ve anlayış gözlüklerinden sanada versin diye, hemde en renklisinden, hemde en morundan, en mavisinden. Bu aydınlığı herkesin yaşamasını dilememdeki neden herkesin buna layık olduğunu düşünmem değil, Yaratıcının bütün övgülere layık olduğunu düşünmemdendir.

Söz veriyorum, sabah olduğunda başımı doğu tarafına tekrar uzatıp, kızıllığı görüp, yaşadığım tüm güzellikler için yönümü hep O’na dönüp, sizden uzaklaşıp hep O’na yaklaşacağım. Her gece aydınlığı özleyen Günebakan çiçekleri gibi…

Bakara-257: Allah inananların egemeni ve dostudur; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkar edenlerin dostları ise azgın kişilerdir; onları aydınlıktan karanlığa çıkarırlar. Onlar ateş halkıdır, onlar orada sürekli kalıcıdır.

sunflowers-forever_2

En Güzel Dönüş

İnsanın Yaratıcısı  ile konuşacak birşeylerinin olmaması ne kadar acı. Oysa Yaratıcı bütün kelimelerini fıtratına, evrene, yerin üstüne ve okyanusların diplerine kadar yaymışken, iki kelimeyi bir araya getirip Yaratıcınla konuşamamak, bu kıtlık ile ömrünü geçirip sonlandırmak.

Bir kumrunun eşine olan sevdasından etkilenirken, “vay be” derken, insana verilmiş olan duyguları, kalbi hisleri sanki bastırılmak için verilmiş gibi hunharca kalbine gömmeye çalışmak. Kimse görmesin, bilmesin diye en derinlere hapsetmek.

Bu nankörlük değilde nedir?

Bu sana verileni inkar etmek değilde nedir?

Allah bana dua edin, bana yaklaşın, huzuruma gelin ki kötülüklerden arının derken, benim huzuruma gelmek sizi kötü işlerden korur derken, bu cümlelerden ne demek istediğini çözememek nasıl bir gaflettir. Oysa ki, herşey çok açık. Bu cümlelerden başka anlamlar çıkarılamayacak kadar açık. Herşey ayan beyan ortada.

Günümüz dünyasında Psikolojik sorunlarını, bir doktor vasıtası ile konuşarak çözmeyi ve tedavi olmayı akıl erdirebilmiş, buna ikna olmuş milyonlarca insan, nedense Allah’ın yukardaki bu sözlerini anlamıyor. Bir doktorla konuşmak tedavi yöntemi olarak kabul görüyorken Allah ile konuşmanın kendilerine bir tedavi olarak dönebileceğini düşünemiyor bir çok insan.

Kuşlar kendi aralarında konuşurken, bitkilerin kendi aralarında iletişim kurdukları düşünülürken, bunlara ikna olan insan nedense Yaratıcısının kendisi ile iletişim kurmak istediğini göremiyor. Ki indirdiği Kitab’ında bunu yüzlerce kez söylediği halde. Eğer bir insan duygularını yitirmişse yada hiçbir zaman bu duygulara sahip olamamışsa tabii ki Yaratıcısı ile konuşacak hiçbirşey bulamaz. Geceleri oturup gününün muhasebesini yapamayan bir insan tabii ki o gün bencilce yada kıskançlıkla hareket ettiğini anlayamaz. Anlayamadığı içinde Yaratıcısının huzuruna gelip “Yarabbim ben şu kişiye şöyle kötü duygu besledim bugün, benim bu kötü duygumdan kurtulmam için bana yardım et” diyemez. Diyemediği içinde dileği kabul olmaz ve o insan bencilliği, kıskançlığı içersinde kavrulup, hem kendine hem etrafındakilere zulmeder.

“Allah dileyene dilediğini verir” deyip de, kötü huylarından ve duygularından samimiyetle kurtulmayı istemeyen, tedavi olmak istemeyen bir insan nasıl kötülüklerden uzaklaşır. Bencil ve kıskanç olduğunu bir insanın çözebilmesi için kendi kendine konuşması gerekir ve bu huylarının olduğunu tespit edebilen bir insan ancak Allah’tan bu konuda yardım isteyip, O’nun sayesinde bunlardan kurtulabilir.

“Allah dileyene dilediğini verir” deyip de bunu sadece maddi yada fiziksel isteklere bağlamak nasıl bir yanlıştır. Hem bu dünya hayatı için yaşamadığını iddia edeceksin ama bu cümleden sadece araba, ev, iş dilemeyi çıkartacaksın. Yada hadi bunu dilemediğini varsayalım sadece hidayet dilemeyi, doğru yol dilemeyi çıkartacaksın.

Kötü huylarından ve duygularından arınmış olmayı dilemeyeceksin.

Kendi kendine muhasebe yapmak, kendini tanımak için yardım dilemeyeceksin.

Keşke “Sadece Kuran” ve “Ben anladım” diyerek herşey bitseydi. Hayır, herşey yeni başlıyor.

Varoluş sebebimiz sadece Kitab’ımızı anlama imtihanımız değil aynı zamanda üstün nitelikli bir insan olma yolundaki hedefi de amaç edinebilmektir.

Hiçbirimiz kötü huylarımızı doğuştan kazanmadık, annelerimizden Allah’ın bizden razı olabileceği insan niteliğinde doğmuştuk. Sonradan edindiğimiz her kötü huyumuz, kötülüğün hükümdarı tarafından içlerimize atılan tohumlardan başkası değildir. Yarın Allah’ın huzuruna döndüğümüzde Allah sonradan edindiğimiz bu kötü huylarımızla bizden razı olmayacaktır. Çünkü O’nun verdiğini değiştirdik, tekrar eski haline döndürmeden  asla bizi affetmeyecektir. Üstün yaratmışken neden yarı üstün bir dönüşe razı olsun. Üstün yaratmışken neden az üstün bir dönüşe razı olsun.

O bizi, bize verdiği gibi istiyor.

Ne eksik ne fazla…

Deforme olmuş bir insanın dönüşünden Allah nasıl razı olur…

Hud-4: Dönüşünüz Allah’adır. O her şeye Gücü Yetendir.

Hud-5: Onlar, göğüslerindekini bilinç altına itip O’ndan gizlemek isterler. İyi bilin ki elbiselerini büründükleri zaman dahi onların gizlediklerini ve açıkladıklarını bilir. O, gizli düşünceleri bilendir.

Rad-29: İnanıp erdemli bir hayat sürenler için müjde ve en güzel dönüş yeri vardır.

10264334_10152078751448994_8341866640720894405_n

 

 

 

 

 

Allah’ın Nimetleri: Kıyafetler Ve Süsler

Şu anki bilgimizle M.Ö 10.000 yılına kadar bir geçmişe sahip olan dokumacılık, zaman içersinde sadece mahrem yerleri örtmek amacı değil, bir moda yada kendini ifade ediş olarak tarih içersinde yerini buldu. Bir hasır örmekten esinlenerek gelişen ilk dokumacılık bugünlere kadar gelirken, dünya üzerindeki tüm halkların belkide ilk para harcama unsuru oldu. Kendi yiyeceğini üretebilen, evcil hayvanlar yetiştiren, kendi yaptığı evlerde yaşayıp en azami şekilde para harcayan insanlar belkide dokumacılığın ilerlemesi ile değişik kumaş parçalarından oluşan kıyafetleri satın alarak ilk lüks harcamalarını yapmaya başladı. Hint kumaşları, Çin ipekleri, Mısır ketenleri herzaman insanların değişik giyinme ve güzel, şık olma isteklerini tetikledi. Eskiyen elbisesinin yerine değişik renklerde ve desenlerde başka modellerde kıyafet sahibi olma arzusu binlerce yıldan beri süregeldi. Bugünün insanı belki bir kot pantalon ve üzerine giyilen bir gömlek ile yetinebiliyorken binlerce yıl öncesinin insanları sınıf ayrımları yaratmak, kendini diğerlerinden ayırmak, parasının olduğunu etrafa göstermek için üzerindeki kıyafetler ile bunu yapmaya başladı. İlk dokumanın başladığı yıllarda insanlar kendi ilkel dokuma aletleri ile kendi ihtiyaçları için gerekli olan bez parçalarını üretip üzerlerine giyiyorlardı ama ne zamanki bu bir ticaret malzemesi oldu, bu ticaretle birlikte kıyafetler sadece mahrem yerleri kapatmaktan çıktı. Kat kat kumaşlardan yapılmış, dantellerle, saten kumaşlarla süslenmiş elbiselere baktığımızda anlaşılıyorki ne kadar çok kumaş ve süsleme olursa o kadar zenginlik ve ihtişam göstergesidir.

Adem’in mahrem yerleri kendilerine gözüktükten sonraki yapraklarla örtünme ihtiyacı, yıllar içersinde sadece örtünmekten çıkıp, halkların kültürlerine göre başka anlamlar içermeye başladı. Çoğu toplumda bedeninde daha çok kumaş ve örtüler bulundurmak kendisini diğerlerinden sınıfça ayırmak anlamına geldi. Asil olanı köleden ayırmak için kullanıldı. Zengin olanı fakirden ayırmak için kullanıldı. Özgür kadını cariye kadından ayırmak için kullanıldı. Bazende fuhuş yapan kadını yapmayandan ayırmak için kullanıldı. İşvereni işçisinden ayırmak için kullanıldı. Ne için kullanılırsa kullanılsın Allah katında kıyafetlerin hiçbir önemi olmadığını, O’nun sadece insanların takvasıyla ilgilendiğini açıkça görüyoruz Ayetlerinden. Burada sanılmasın ki Allah sınıf ayırımı yapmak yada insanların kendilerini diğerlerinden üstün olduğunu kanıtlamak için kıyafetleri, süsleri kullanmasını onaylıyor. İnsanlar kendilerini diğerlerinden ayırmak için kıyafetleri kullanmak yerine, Allah’ın nimetini hatırlayarak bir orta yol tutabilir, herşeyin orta yolu en güzelidir, en doğrusudur. Hayatının merkezine Allah’ın dinini almış bir mümin Allah’ın rızasını gözeterek nasıl giyinmesi gerektiğini bilir.

Ayetlerinden anlıyoruz ki insanoğlu ne amaçla kullanırsa kullansın, insanların güzel görünmek istemesi, süslenmesi, takıp takıştırması bu dünya üzerindeki nimetlenmelerden başka birşey değil. Öyleki mescitlere giderken bile süslenmemizi isteyen bir Yaratıcı nasıl olurda güzel görünmeyi, süsü, takıyı haram eder kullarına. Ama Allah’a iftira atmakta yarışan insanoğlu kendi nefsinden uydurup uydurup O’nun nimetlerini sanki kendileri bu nimetleri vermişcesine haram ediyor, yasaklıyor. Aşağıda Allah’ın kıyafetler, süsler ile ilgili ayetlerinden sonra dünya üzerindeki toplulukların kıyafetlerinin resimlerini paylaşıyorum. Maalesef sanattan, matbaadan uzak bırakılmış insanların hayal güçleri gelişmeyeceği içindirki 1400 yıldır Müslüman dünyası bu kılık-kıyafet işini anlayamadı bir türlü. Kuran’ın evrensel bir kitap olduğunu bile bile bu evrensel dini tüm yeryüzü insanlarının nasıl yaşamlarına entegre edeceğini bir türlü kavrayamadı. İngiltere başbakanının yeğenini Müslüman yaptıklarıyla öğünenler, başına bir örtü geçirip eline tesbih vermeyi yada erkekse sünnet edip kafasına takke taktırmayı Müslümanlık zannetti. Ama hiçbir zaman düşünmedi Allah’ın bizden istediği Müslümanlık bu mudur diye. Açıp O’nun Kitabını okuyup, dünya toplumlarını inceleyip bu Kitab evrensel ise bu Kitabı tüm toplumlar nasıl uygulamalı diye düşünmedi. Kafaya bir takke yada bez parçası, yüze bir sakal yeterli gibi düşündü. Bu şekilde bir anlayış ile ne kadar Allah’ın rızasını kazanabiliriz acaba?

Müslümanların düşünmesi gerekmez miydi, bunca felaket, pislik başımızdan boca ediliyor, biz nerede yanlış yapıyoruz diye. Allah’a iftira ediyor muyuz diye düşünmesi gerekmez miydi? O’nun nimetlerine nankörlük ediyoruz, ona haram buna yasak diyoruz, acaba Allah’ın rızasından uzaklaşıyor muyuz diye düşünmesi gerekmez miydi?

Aşağıdaki resimleri  dikkatlice incelememiz ve evrensel bir dini bu toplumlara nasıl anlatabiliriz, onları nasıl İslama davet ederiz, onlara İslamı nasıl sevdiririz diye, Allah’ın sistemini nasıl yeryüzüne hakim kılabiliriz diye tefekkür etmemiz gerekmez mi? Bu toplumlara İslam’ı sevdirmezden önce kendimiz dinimizi öğrenip, Yaratıcımızı anlayıp, dinimizi sevmemiz gerekmez mi?

Araf-31: Adem oğulları, mescitlere giderken süsleniniz. Yiyiniz içiniz; ancak oburluk ve savurganlık yapmayınız. O, oburları ve savurganları sevmez.

Araf-32: De ki: “Allah’ın, kendi kulları için yarattığı süsleri ve güzel rızıkları kim haram edebilir?” De ki: “Onlar dünya hayatında inananlar içindir, ahirette ise sadece onlar içindir.” Bilen bir toplum için ayetlerimizi böyle detaylı açıklarız.

Araf-26: Adem oğulları, size, bedeninizi örtecek ve süsleyecek elbiseler hazırladık. Erdemlilik elbisesi ise daha hayırlıdır. Bunlar, Allah’ın işaretleridir, olur ki öğüt alırsınız.

Nahl-81: Ve ALLAH yarattığı şeylerden sizin için gölgeler oluşturdu. Sizin için dağları sığınak yaptı. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve sizi savaşlarınızda koruyacak elbiseler hazırladı. Teslim olasınız diye nimetlerini size böyle tamamlıyor.

Kehf-31: Onlar için, içlerinden ırmaklar akan Adn bahçeleri (cennetleri) vardır. Orada altından bileziklerle süslenirler, ipek ve kadifeden dokunmuş yeşil elbiseler giyerler. Orada koltuklar üzerine yaslanırlar. Ne güzel bir ödül ve ne güzel bir durak…

Fatır-33: Sonsuzluğa dek süren cennetlere gireceklerdir. Orada altın bilezikler ve inciler takacaklardır, oradaki elbiseleri ise ipektendir.

İnsan-21: Üstlerinde yeşil kadifeden elbiseler ve ipekler vardır. Gümüş bilezikler takınmışlardır. Rab’leri onlara temiz bir içecek içirir.

 

african

american

asian

japon

yunan

mısır

roma

arap

 

Rabbim İşittim Ve İtaat Ettim

Hani Rabbin senden bir söz almıştı, hatırladın mı? Rabbinin kim olduğunu bilerek ve O’nun emirlerine karşı gelmeyerek, O’nun lütfuna layık olduğunu ispat edecektin. Seni Rabbine düşman etmek isteyen, seni kıskanan, seni kendine rakip olarak gören, gizlice fısıldayanlara boyun eğmeyecektin. Hatırladın mı? Rabbine sözünü hatırlayacağın gün, kurtuluşa erenlerden olacaktın hani. Rabbinin sana diğer şeyleri unutturup hatırlamanı istediği tek şey O’na verdiğin söz idi.
“Rabbim işittim ve itaat ettim” hatırladın mı bu sözünü?
Hani hiçbirşey idin, seni yarattı ve senin sonsuza dek yaşama arzunu bir şarta bağlamıştı. Hani sana o muhteşem sonsuz hayatın varlığı gösterilmişti. Hatırladın mı?
Bir karanlık yolculuktan sonra dışarı atılmıştın, önüne dizi dizi görüntüler serilmişti.
Ne muhteşem bir yermiş burası demiştin, gözleri kamaştıran ışıl ışıl ve sanki her şey uçuşuyormuşcasına bir his uyandıran hareketli görüntüler. Karşıda ağaçların arkasından görünen, çağlayan gibi akan bir şey var, su gibi ama değil, saydam bir billur sanki. Yanına yaklaştığında ayakların ıslanacak sanıyorsun ama ıslanmıyor. Heryeri güzel kokular sarmış, çiçek kokularından daha kalıcı, içine çekince kayboluveren cinsten değil. Herşey sanki çok yakınındaymış gibi, yani uzaklaştıkça küçülen görüntüler yok, her şey iç içe girmiş ve hiçbirşeyin gölgesi yok.
Bu muhteşem yere nasıl, neden, nereden geldiğini çözemedin ama burası hiç terk edilecek bir yer gibi değil, burada sonsuza kadar kalmalı. Zaten hiçbir sınırı olmayan, bir bitiş çizgisi görünmeyen, sanki zamansızlığın içinde sonsuzluk gibi.
Her güzel şeyin bedeli olduğu gibi buranında bir bedeli var. Burayı hak etmen gerekiyor. Sana bu güzellikleri gösteren Yaratıcına, O’nun kudretine, saltanatına, emirlerine itaat etmen gerekiyor seni bundan alıkoyacak güçlere rağmen.
“Rabbim işittim ve itaat ettim” hatırladın mı bu sözünü? Hani seni yarattıktan sonra sistemini, kanunlarını senin içine yerleştirmişti ve sende bu sözü söylemiştin. Sana gördüklerini unutturan Rabbin belki bu sözünü de unutursun, O’nun yolundan seni saptırmaya çalışana uyarsın diye sana hatırlatıcı da gönderdi üstelik. Kendi özüne, kendi benliğine dön diye. Kendi kendine zulmetme diye. Sana kurulan her türlü tuzağa sözünü hatırlayarak diren diye.
Hatırladın mı? Sen her şeyi gördün, biliyorsun aslında…Alın yazım diye teslim olmaya can attığın şeyleri, hatırlayarak değiştirmen isteniyor senden, anlamıyor musun? İnsan bildiği şeyleri hatırlar, bilmediği şeyleri hatırlamaz. Sana gelen hatırlatıcı Kuran’da zaten senin bildiklerini hatırlaman, hatırlatman için indirildi kalbine ikinci kez…
Sen geçmişten geleceğe giden değil, gelecekten geçmişe ve oradan da Rabbinin huzuruna dönecek olansın!!! Kazananlardan yahut kaybedenlerden olarak…Bazen ben bu anı yaşamıştım hissine kapıldığın anları düşün. Sen yaptıklarının veya yapamadıklarının sana gösterildiği andasın şu an…

Hatırladın mı?
TAHA-115: Geçmişte Adem’den söz almıştık; ancak unuttu. Biz onda bir azim ve kararlılık görmedik.
YASİN-60: Ey Adem’in çocukları, şeytana tapmayacağınıza dair sizden söz almamış mıydım? O sizin açık düşmanınızdır.
MAİDE-7: Allah’ın üzerinizdeki nimetini ve O’nunla yaptığınız sözleşmeyi hatırlayın: “İşittik ve itaat ettik,” demiştiniz. Allah’ı dinleyin; Allah içinizde olanları biliyor.
RAD-20: Onlar ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirirler ve sözleşmeyi bozmazlar.
RAD-21: Onlar ki Allah’ın birleştirmesini emrettiği şeyi birleştirirler, Rab’lerini sayarlar ve kötü hesaptan korkarlar.
RAD-25: Allah’a verdikleri sözden sonra sözleşmeyi bozanlar, Allah’ın birleştirmeyi emrettiğini birleştirmeyenler ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlar laneti hakketmişlerdir ve onlar için kötü bir sonuç vardır.

10253752_10152056989423994_2628019633881638446_n