Tag Archive | Meal

Mutlu Ve Umutlu Oyalanmalar

Ramazan ayının ilk günündeyiz ve her yerden, her kişiden dini konularda bildirimler akıyor insanların zihinlerine. 11 ay belki de akıllarının ucuna gelmeyen konular nakşediliyor ince ince. Bu ilk iftar öncesi ilk akıllara düşen bildirim “Bu ayın sonunda Kurtuluş Beratımızı ellerimize alacağız” oldu. Eller açıldı semaya ve bu vaad büyük bir hevesle söylendi  bir kurtuluş umudu bekleyen halkın üzerine doğru. Halk coşkuyla amin dedi. Oysa halk 11 ay boyunca hiçbir ibadetini yerine getirmemişti ve Ahzab 35. Ayetteki niteliklerin de hepsine sahip değildi. Düzenli günlük namazını kılmamıştı, erkekler fırsat buldukça arada bir Cuma namazına gitmişti sadece. 11 ay boyunca yoksula yardımda bulunmamışlardı. En önemlisi Rablerinin onlara bir rehber olarak gönderdiği Kitabı okumamışlardı. Rablerinin emir ve yasaklarını anne babalarından, komşularından, akrabalarından, camideki imamlarından duyarak kendilerine yetecek kadar olanını biliyorlardı. Ne gerek vardı okumaya. Onlar okumuşlar ki şu yasaktır, bu emirdir, şu farzdır, bu sünnettir diyerek bilgilerini paylaşıyorlardı zaten!!!

Onlara düşen görev yapabildiklerini yapmak, yapamadıklarını da Allah’ın affına bırakmak en ideal olanıydı. Zaten kürsüdeki Alim Hoca “Kurtuluş Beratını” alacaklarını söylüyordu Ramazanın sonunda. 1 ay dişlerini sıkıp oruçlarını tutar, cennete kapağı atarlardı nasıl olsa.
Alim Hoca “Günahlarımızı af eyle Yarabbi” deyince halk daha bir şevkle Amin dedi. Ramazandan önceki kandillerde de bu şekilde yakardıkları ve Amin dedikleri için eğer o kandillerde af edilmeyen günahları kaldıysa bu Ramazan ayında da kalan günahlarını affederdi Rableri ve gönül rahatlığı ile önlerindeki 11 ayı geçirebilirlerdi. Öyle ya Rablerinin affedici ve merhametli sıfatları vardı.

Kürsüdeki Alim Hoca hep bir ağızdan söylenen Amin seslerinden coşarak umut dağıtmaya devam etti. Bu insanların hayale ve ümit etmeye ihtiyaçları vardı ve onların derdine deva kendisindeydi. Yeter ki bu insanlar ona inansınlar, yüceltsinler, büyük Alimsin desinler.

Halk dua faslından önce de Alim Hocalarına merak ettikleri soruları sormuşlardı.
Oruçluyken banyo yapılır mı? Banyo da sıcak su kullanılır mı?
Amerika da annem- babam ölürse Amerikan toprağına gömmek günah olur mu?
Oruca nasıl niyet edilir?
Ve benzeri gibi çok hayati sorular sorulmuş ve Alim Hoca tarafından yanıtlanarak halk mutlulukla tatmin olmuştu. Alim Hoca da Alimliğini konuşturmuştu gene!!! Halktan merak ettikleri sorular alınırken bazen mikrofon 5-6 yaşlarındaki çocuklara da veriliyordu ve bu çocuklar ezberledikleri Arapça sureleri okuyunca büyük alkış kopuyordu ve Alim Hoca “inşallah Saliha olursunuz büyüyünce” diye veriyordu coşkuyu.

Alim Hoca 2 saatlik programı boyunca bir kez bile Rablerinin kullarını O’na yakınlaştıracak, kulları ile arasında kopmayacak sağlam bağlar oluşturacak sözlerini içeren Kitabını anladıkları dilde okumalarını tavsiye etmedi. Oysa biliyordu ki bu halk Kuran’a yabancıydı, Rablerinin sözlerini okuyup gönüllerine sindirmemişlerdi. Üstüne üstlük biliyordu ki birçok uydurma rivayet Ayetlerin önüne geçmiş, bir konu hakkında hüküm verilirken Ayetlere bakılacağı yerde uydurma rivayetlere bakılır olmuştu. Hatta bazen bir soru karşısında eğer cevabı Kuran’da yok ise uydurma rivayetlerden medet umularak, Peygamberimiz böyle/şöyle yapmış denilerek cevapsız bırakılmıyordu. Tüm bunları bilen ve farkında olan Alim Hoca korkuyordu halkın gerçekleri öğrenmesinden çünkü o zaman o hayati sorular ona sorulmayacaktı. O soruların cevaplarını halk Kuran’ı okuyup aklını işlettiğinde zaten kendi kendisine bulacak ve Alime ihtiyaç hissedilmeyecekti. Herkes kendi kendinin Alimi olacaktı. Zira Allah kendisine samimi yönelen her kuluna bilgelik, alimlik vaad ediyordu.
Tüm bunları bilen, halka umut ve hayal satmak isteyen Alim Hoca kazanımlarını kaybetmeyi asla göze alamazdı ve amin, amin sesleri içersinde vazifesini en iyi şekilde yapmış bir insanın mutluluğu ile veda edip gitti bir sonraki programına kadar…
Halk da affedilecekleri ve kurtuluş beratını kazanacakları hayaliyle bir sonraki programa kadar gönül ferahlığı içersinde evlerine döndü.
Alim Hoca mutlu.
Halk umut dolu.
Alan razı.
Veren razı.
Ama Allah razı değil…
Ama Allah hoşnut değil kullarının sözlerine yüz çevirmesinden. Bir Rahmet olarak gönderdiği Kitabının, dünya oyalanmalarına kendini kaptırmış nankör kulları tarafından terk edilmesinden hiç hoşnut değil. Kullarına sadece gerçekleri vaad etmesine, kendi rızasını kazanmanın herşeyin üzerinde olduğunu söylemesine karşın umut ve hayal tacirlerinin elinde Kitabının oyuncak olmasından hiç hoşnut değil. Kitabında hiç bir şeyi eksik bırakmadık demesine rağmen sorulan tüm abuk sorulara cevap bulabilmek için Kitabından başka kitapları rehber edinilmesinden hiç hoşnut değil. Kullarının erdemli olabilmesi için gerekli olan herşeyi Kitabında bildirmesine rağmen kendi nefislerine dini uydurmak için iftira atmalarından hiç hoşnut değil…

Ama Alim Hoca şöhreti severken, halk da umudu ve hayal kurmayı severken bunların ne ehemniyeti var, değil mi !!!

Bir sonraki 11 ayın sultanına kadar çalar, söyler, oynar, geçeriz Sırat Köprüsünden nasılsa…

Ahzab-35: Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar,

inanan erkekler ve inanan kadınlar,

söz dinleyen erkekler ve söz dinleyen kadınlar,

doğru sözlü erkekler ve doğru sözlü kadınlar,

sabreden erkekler ve sabreden kadınlar,

saygılı erkekler ve saygılı kadınlar,

yardımsever erkekler ve yardımsever kadınlar,

oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar,

iffetli erkekler ve iffetli kadınlar,

Allah’ı çok anan erkekler ve çok anan kadınlar;

işte Allah onların hepsine bağışlanma ve büyük bir ödül hazırlamıştır.

10489882_10152200705473994_5105372681327242596_n

 

Reklamlar

Cehalet Mutluluk Değil

Bugün mutlulukla ışıldayan gözler olduğu kadar hüzünlü uzaklara çakılmış gözler de tiyatro sahnesindeki yerini alacak her zaman olduğu gibi. Hiç bir şey geçmiş de kalmıyor, hiçbirşey eskimiyor. Sadece acıyla yaşanmış yıllar ile şimdiki zamanın arasındaki uzaklık artıyor. Her gönül kırıklığı, olduğu gibi sapasağlam yerinde duruyor. Yolun yarısını geçmiş yaşınla şimdi sen, gene altı yaş yüreğine döneceksin bugün. Arkadaşın babasının elinden tutmuş parka giderken mutlulukla, sen kapının eşiğinde oturup öylece baka kalacaksın arkalarından. Anneannenin yan bahçe komşusu olan kadın, ailece yiyecekleri yemek için masa kurma telaşında olacak ve sen o masa da yer alabilmek için can atacaksın bugün. Neden anne ve babanın yanında olmadığını defalarca sormuş olsanda ve gerekli cevabı her defasında almış olsanda bu soru ömrün boyunca peşini bırakmayacak. O kapının eşiğinde mahzunca oturulan zamanlar, ömrün boyunca gözlerinin üstünde perde gibi asılı kalacak. O perde büyük bir iştahla, senin görmen gerekenleri görmemen için görev yapacak hayatın boyunca…
Gençlik yıllarına eriştiğinde o küçük mahzun çocuğun gözbebeklerindeki hüzün hala kaybolmamış olacak. Hiç kimseye güvenemeyeceksin, herkesin seni nasıl olsa terk edeceği olasılığı ile kimseye teslim edemeyeceksin yüreğini. O hassas terazide ağır basan taraf hep kendine güvenmemek olacak. Senin için doğru olan şeyin kalmak mı, koşmak mı, varmak mı olduğunu hiçbir zaman çözemeyeceksin. En sıkıntılı zamanlarında kendi kendine konuşmak zorunda kalmak ve buna alışmak, hayatına girecek insanları senin için değersiz kılacak. Nasıl olsa kendi kendine öğrendin güçlü olmayı. Kimselere ihtiyacın yok. Üniversite arkadaşlarınla Hümanizm’den dem vurup, özgürlük, barış, demokrasi diye haykırsan da sokak ortalarında, içinden yükselen o mahsun çocuğun sesi, senin sesini ezip yok edecek. Dilin inanmadığın şeyler söylese de içindeki çocuk doğruları haykıracak yüzüne.
“Sen insanları sevmiyorsun ki, sevmediğin insanlar için nasıl güzel yarınlar dileyebilirsin.”
“Seni acılar içinde kıvrandıran insanlar için nasıl güzel bir dünya isteyebilirsin.”
Hatta çoğu zaman “o çok inandıkları Tanrı’ları gerçekleştirsin bütün güzellikleri” dediğin anlarda olmadı değil. Ama her defasında “cehalet mutluluktur” sözünü hatırlayıp hem kendi mutsuzluğunun çok bilmekten kaynaklı olduğuna delil getiriyordun hemde rakiplerinin ne kadar cahil olduklarını iddia etmen, kibirlenmen seni iyi hissettiriyordu. Bir taşla iki kuş vurmak güzeldi, zevkliydi, bir nebze de olsa acını hafifletiyordu. Çocuk gözlerindeki perde her zaman iş başındaydı tabii ki. Eğlenceli başka taraflarda vardı, özellikle içkili sofralarda ateist olduğunu söylemen insanların ilgisini çekiyor, bakışların senin üzerinde toplanması hoşuna gidiyordu. İlgiye, dikkat çekmeye hasret küçük çocuğun yüreği bu esnalarda mutlulukla kendinden geçiyordu. Onlar seni dinledikçe sen büyüyor, büyüyordun. Sen anlattıkça onlar küçülüyor, küçülüyordu senin gözünde…
Okulu bitirdikten sonra sana hiçbir zaman verilemeyen o sıcak aile yuvasını kendin kurmak istedin. Herşey senin yönetimindeyken ve diğer cahil insanlar gibi cahilde değilken bunu başarmak çok kolay göründü gözüne. Öyle ya sen acıların içinden geçmiş, kendini, tüm dünyayı çözmüş ve sürüden olmayan bir insan olarak bunu yapabilirdin. Ama yapamadın. Evlendiğin kadın senin evlendiğin kadın değildi, evlendikten sonra farklı bir kadınla aynı evi paylaştığını fark ettin. Daha bebek yaşındaki kızınla eşini bırakıp yurtdışına attın kendini…
Yıllar birbirini kovaladı ve şimdi sen yaşadığın onca şeyin sorgusunu halen tamamlayabilmiş değilsin. Hayatın zevklerine ve kendi kibrine tutunduğun kadar içindeki mahzun çocuğun iç çekişlerine aldırsaydın belki de bu tiyatroda kendine biçtiğin rol çok daha farklı olacaktı. Oysa kendine acımaktan yada başkalarının seni mutsuz etmelerinin suçunu karşındakiler de aramayı bırakıp bir an için bile olsa silkelenebilseydin keşke. Tabii ki o mahzun küçük çocuğun hiçbir suçu yoktu. O çocuk sadece başkalarının imtihan aracıydı. Tıpkı senin küçük bebeğinin senin imtihanın olduğu gibi…
Senin asla inanmadığın o Allah insanların önüne türlü planlar getirir. Farklı zamanlarda, farklı mekanlarda senin hiç farkına varmadığın ama farkına vardığında senin imtihanı başarı ile geçmen anlamına geleceği bir takım uyarıcılar gönderir. Senin uyarıcında sana geldi. Belki fark ettin belki de edemedin. O uyarıcı sana uydurulmuş bir dinden dolayı senin ateist olduğunu söyledi. Belki duydun belki de duyamadın. O uyarıcı sana tüm merhametiyle sana göremediklerini göstermeye çalıştı, sana izlemen gereken yolun ucunu gösterdi. Belki gördün belki de göremedin. Belki de Yaratıcının diğer uyarısına kadar bir sürü acılar daha çekerek, kendine hayatı katlanılamaz bir hale getirip, karamsarlığının içinde son çırpınışlarını yapacaksın. Belki bıkmadan yorulmadan Yoga ve NLP koçlarından medet umacaksın hayatın boyunca. Ve birgün kapını çalan o ölüm meleği belirecek bütün gerçekliği ile…
Sonrasındaysa sonsuz bir hiçlik…
………………………………………………..
Bazen daldığın eğlenceden, oyalanmalardan kendini alamazsın bu ömür girdabında. Bazen en yakınındakileri göremezsin, görebildiklerini de en uzağa fırlatırsın bazen hışımla… Tüm gerçekleri bildiğini sanırsın ama bir bakmışsın tüm gerçekler birer yalan zinciri gibi kıvrılıp durmakta karşında. Maharet yalanın yalan olduğunu anlamaktır çoğu kez. Bazen Yüce bir Yaratıcı tarafından korunup, kollandığını anlamaz, nankörlük edersin kibrine zirve yaptırıp. Cehaletin mutluluk değil bilginin mutluluk getirdiğini anlatır Yaratıcın sana… Bazen anlarsın. Bazen uyanırsın.
Bazen de yazarsın şiir olur:
Beni düşün, beni an gözyaşlarında,
Ben ki yaraları sarılmamış,
Yorgun bir şehirim avuçlarında.

..
.

Yunus-62: Allah’ın dostları için ne bir korku vardır, ne de üzülürler.

Yunus-63: Onlar ki, inandılar ve erdemli davrandılar.

Yunus-64: Dünya hayatında da ahirette de mutluluk onlarındır. Allah’ın kelimeleri (verdiği söz) değişmez. İşte bu, en büyük zaferdir.

10313308_10152131926458994_8312068863796111974_n

Kıyıları Talan Edilmiş Hayatlar

Sen bir devrin, dini yaşamanın çağdışı olduğuna inandırılmış ve bu  zihniyetle yoğrulmuş şanssız bir adamıydın. Kimselere açmadığın iç dünyanda ne fırtınalar koptu, hiç kimse anlayamadı yaşadığın müddetçe. Sen bile anlayamazken insanların anlayamaması çok da tuhaf değildi. Yaşamın hep güzel yanlarını görmek istedin, acılar üzüntüler hiç sana göre değildi. Arkadaşlarınla içtiğin bir duble rakı ve yediğin nefis balıkla sadece gününü yaşayıp zamanını doldurmak istedin. Çünkü anlayamadığın şeyleri açıklayabilecek kimse yoktu etrafında. Sana ışık tutacak, seni karanlıklarından kurtaracak hiç kimse…

Sen kötü bir insan değildin aslında. Sana kesmen için tavuk verildiğinde kesemezdin, kurban bayramlarında bahçelerdeki manzarayı görmemek için başını öne eğip kendini bir an önce kahveye atmaya çabalardın, kan görünce bayılacak gibi olurdun, seni ne kadar kışkırtsa bile eşine bir kere el kaldırmadın, çocuklarına kısıtlamalar, yasaklar koymadın. Senin derdin kendinleydi herzaman. Ne kendine anlam verebildin ne de başkalarının yaptıklarına…

İnsanlarla her zaman aranda görünmez uçurumlar oldu dipsiz bucaksız. İnsanların dedikodu yapmaları, paraya güce tapmaları, kendilerini kadınlardan üstün görmeleri ve onlara zulmetmeleri, bayram sabahı şık giysiler giydiğinde sana olan alaycı bakışları, sen öfkelendiğinde seni yatıştırmayı beceremeyenleri, içindeki öfkeyi sebepsiz sananları anlamadın hiçbir zaman, insanlar sana cephe almış gibiydiler sanki. Kendini hiç bu dünyaya ait hissetmedin. Tuhaf giden birşeyler vardı ama çözemedin…

Hayatı ciddiye almak ile almamak arasında sürekli gittin geldin. İçinde hissettiğin boşluğu denizlere açılıp balık tutarak doldurabileceğini zannettin. Ama dolmadı. Kıyıya çıktığında yırtılmış ağları tamir ederek zaman geçirip dolduracağını zannettin ama dolmadı. Akşam olduğunda birkaç arkadaş rakı sofrasına oturup eski plakları dinleyerek dolacağını ümit ettin ama dolmadı. Sabah olduğunda bahçendeki meyve ağaçlarını budayınca, gül fidanlarını ekince dolacağını zannettin ama dolmadı…

Sen kendinle savaş verirken iç dünyanda,  insanlardan uzaklaşman gün be gün arttı ama yaklaşacağın o şeyi bir türlü bulamadın. Oysa insan birşeyden uzaklaşırken başka birşeye yaklaşmalıydı. O neydi bulamadın. Sana gaddar, bencil hatta deli diyenler çoğaldıkça  sen o kıyıda daha çok vakit geçirmeye başladın. Bir adım atıp o azgın dalgalarla boğuşup zaferini ilan edemedin. Oysa o herkesin şikayet ettiği inatçılığınla nasıl da galip gelirdin medeniyet sanılan o dişli canavara. Oysa o özgürlükçü ruhunla nasılda yakışırdı sana takva elbisesi. Oysa o eşitlikten, adaletten yana olan kelimelerinle nasıl da güzel, temiz cümleler kurardın. Oysa o barışçı beyninle nasılda güzel huzur dağıtırdın çatışmayı seven insanlara…

Sen gittikten sonra çok şeyler değişti. Şimdi insanlar içlerindeki o boşlukları Yaratıcısının Sözleri ile doldurmayı başardı. Senin anlam veremediğin birçok şey anlam kazandı, soru işaretleri giderildi. Doğru sanılan ve senin hep karşı geldiğin şeylerin aslında doğru değil ustalıkla süslenmiş, bezenmiş şeytan işi olduğu ortaya çıktı. Hakikate ulaşan bir çok insan akın akın ateş böcekleri gibi ışık yaymaya, arsız bitkiler gibi tohum atmaya başladı. Bir yalan çağı kapanıp gerçeklerin çağı açıldı. Kıyıları talan edilmiş yüzlerce deniz, kabaran dev dalgaların ardından huzura, güvene, dinginliğe kavuştu.

Evet sen bir devrin modernlik uğruna bir takım uhrevi duygularını yitirmiş kayıp adamlarından birisin.  Sen bir devrin yalana dolana bulanmış uydurulmuş dininde yönünü bulamamış, en talihsiz zaman aralığında yaşamış en talihsiz adamlarından birisin. Allah’ın gerçeklerini örten zalimlerin kurbanısın, ne ilksin ne de son olacaksın.

Rabbim affetsin…

HUD-18: Uydurmaları Allah’a yakıştırandan daha zalim kim olabilir? Onlar Rab’lerinin huzuruna çıkarılır ve tanıklar: “İşte Rab’leri hakkında yalan uyduranlar bunlardır,” diyecekler. Allah’ın laneti zalimleredir.

ocean_onpage

 

Günebakan Çiçekleri

Söz veriyorum, sana rahatsızlık vermeden şuradaki camın önünde öylece oturup dışarıdaki dünyayı seyredeceğim. Günün doğu tarafındaki ilk hayat ışığı ile beraber yeni bir hayata başlamanın heyecanını yaşayıp, her günümün bir öncekinden daha aydınlık olması için dua edeceğim. Her yeni günle beraber yeni bir kendini keşfediş yaşayacağıma olan inancım artarak devam edecek. Zira tekdüzelik yakışmaz bana. Yaşamın bu kadar renkli hareleri içinde tekdüze olmak, yaşamın ahengine uyum sağlamak değil, kendi kendini öldürmek demektir çoğu zaman.

Söz veriyorum, sessizce bir köşede oturup senin bugün için olan planlarına karışmayacağım. Bugün önemli bir gün!!! Konuklarına tatları damağında kalacak ve belki başka ortamlarda “ne kadar güzel kısır yapmıştı” demelerine neden olabilecek muhteşemlikte yemekler hazırlamalısın. Alışverişini de dün yaptın, bir önceki günde temizlik yaptın, hatta yemeklerinin soğuk yenebilecek olanlarını dün akşamdan hazırlayıp kaldırdın, konuklarına yetişmesini garantiye almak için. Kısırlar, patates salatalaları, börekler en güzel servis tabaklarına alınacak ve konuklar için herşey hazır olacak. Herşey kusursuzca hazırlanmalı. Zira kusur bulmak yada eleştirmek için can atan konuklarda olabilir aralarında. Söz veriyorum tüm bu hazırlıklarının arasında sana şunu sormayacağım ve keyfini kaçırmayacağım; “Allah ve ahiret hayatın için ne yaptın bugün?”

Söz veriyorum, yarında yaz tatili öncesi çıkacağın alışveriş için, tam bir gününü harcamanın sana vereceği mutluluğa da laf etmeyeceğim. Ellerin kolların paketlerle dolu olarak zar zor kendini eve attığında az önce köşe başındaki marketin önünde cips paketlerine hayranlıkla bakan Suriyeli 4-5 çocuğu gördün mü diye sormayacağım. Gördüysen eğer onlara birer tane cips almak, onları mutlu etmek aklından geçti mi diye sorup çok bilmişlik yapmayacağım. Haddimi bilirim ben!!!

Söz veriyorum, şurada camın önünde oturup akşamın kızıllığı çökerken batı tarafına, kuşların telaşla ağaç tepelerine çekilmeden önceki son danslarını seyredeceğim sadece. Onların gün içersinde görevlerini en iyi şekilde yaptıklarına dair işaretleri olan şen cıvıltılarını işitip “sen ne yaptın” demeyeceğim sana dönüp. Onlar akşam ezanı okunmadan az önce Yaratıcılarını tesbih edip, yeni bir güne başlayacakları sabah ışıklarına kadar geceleyecekleri ağaç dallarını seçmek için son keşiflerini yaparken “bugün şükrettin mi” diye sormayacağım. Onlar bu kocaman döngünün içersinde küçücük varlıklar olarak mutlulukla sert pikeler yaparken birbirlerine, “onlar mı daha mutlu sen mi daha mutlusun” diye ukalalık yapmayacağım tabii ki.

Söz veriyorum, gece sen huzursuzca kabuslar görürken, ben rahatlık içersinde “hak etmişti bunu” demeyeceğim. Rabbime dua edeceğim benim mutluluğumu sanada yaşatsın diye, bana bahşettiği kavrayış ve anlayış gözlüklerinden sanada versin diye, hemde en renklisinden, hemde en morundan, en mavisinden. Bu aydınlığı herkesin yaşamasını dilememdeki neden herkesin buna layık olduğunu düşünmem değil, Yaratıcının bütün övgülere layık olduğunu düşünmemdendir.

Söz veriyorum, sabah olduğunda başımı doğu tarafına tekrar uzatıp, kızıllığı görüp, yaşadığım tüm güzellikler için yönümü hep O’na dönüp, sizden uzaklaşıp hep O’na yaklaşacağım. Her gece aydınlığı özleyen Günebakan çiçekleri gibi…

Bakara-257: Allah inananların egemeni ve dostudur; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkar edenlerin dostları ise azgın kişilerdir; onları aydınlıktan karanlığa çıkarırlar. Onlar ateş halkıdır, onlar orada sürekli kalıcıdır.

sunflowers-forever_2

İffet

Ne tuhaf, gerçeği aradığını yada bulduğunu iddia eden birçok kişinin mutlaka dokunulmasından rahatsız olduğu dokunulmazları var. Herkesin “herşeyi düşünelim, akledelim” diyerek ne kadar aydın olduğunu göstermeye heves ettiği ama bir o kadar da “tamam buraya kadar düşünüp, akledebiliriz, bundan sonrasına girersek iş sarpa sarar aman ha” dediği, kendine göre kutsal saydığı tabuları var. Bazı kitlesi olan kişiler bile sırf kitlesini kaybetmemek için bazı hassas konulara girmeyerek aslında “kafirlik” yapıyor. Kafir demek bir gerçeği gizlemek demek, bir gerçeğin üzerini örtmek demek ve gizlemek suretiyle o gerçeği inkar ediyor demek. Ömrünü İslamı, Kuran’ı anlamak  için harcamış bir insana yakışmayacak bir durum. Ve tüm emeklerini boşa çıkarmaya meyletmesinden çıkarılacak çok dersler var benim  açımdan. Alacağım ders şudur: Kim ne olursa olsun, hangi ünvana sahip olursa olsun, tüm ömrünü Kuran’a adamış birisi de olsa herkesin mutlaka hata yapma ve yoldan  sapma ve nefsi duyguları uğruna gerçekleri çarpıtma eğilimi mutlaka vardır. Ve olacaktır.

Biz Kuran’ı okumuş ve anlamış Müslümanlar olarak kalkıpta dinimizin tarihini Yahudiler gibi 4000 yıl öncesinden başlatarak ondan önce onbinlerce yıl içersinde yaşamış insanları din dışı ilan edemeyiz. Yada kalkıp tarihi 4000 yıl öncesinden başlatıp ondan önceki insanları mağara insanları yada yarı maymun yarı insan formatına sokamayız. Çünkü eğer Kuran’ı okuduysak ve anladıysak Allah’ın Kuran’da bize söylediği ilk akıllı insan var olduğundan beri Allah’ın dini vardı. Allah Adem’e elçiler göndereceğini söyledi. Ve Adem bundan 4000 yıl önce gibi kısa bir süre önce yaşamadı. Anadoluda yada başka coğrafyalarda yapılan Arkeolojik kazılardan çıkan sanat eserlerinden anlaşılıyor ki bundan 12.000 yıl önceki insanlarda akıllı insanlardı yani Ademin soyundandı o toplumlar.

Peki bunu anlamak neden önemli?

İnsanlar bunu anlamadığı zaman Yahudiler gibi dinler ve insanlar tarihini 4000 yıl öncesinden başlatıyor. Çünkü öyle işine geliyor. Daha öncesini düşünmek onu tabularından, dokunulmazlıklarından kurtaracak. Oysa bunları terketmek istemiyor. Onlara inanıp, onlarla yaşayıp ölmek istiyor. Dokunulmazlıklarına dokunulursa nefsinin istemediği şeyleri kabul etmesi gerekecek.

Dinler ve insanlar tarihini 12.000 yıl önceye kadar gerilere götürürseniz bu insanların dokunulmaz putları kırılacak. Sorgulamalarından yenik çıkacak. Bu yüzden Yahudiler gibi davranmak en mantıklısı onlar için…

Allah Kuran’da yarattığı kullarını boş bırakmadığını onların yaşamlarını, ahlaklarını düzene koyacak dinini yeryüzüne gönderdiğini söylüyor bize. Elçiler gönderdiğini söylüyor tüm toplumlara. Ya Allah’ın bu söylediklerini inkar edeceğiz, ya bu Ayetleri görmezden gelip başka konulara zıplayacağız yada kafamızı kuma gömüp yaşayacağız. Yada Arkeolojik kazılar yapılıp da tarihi anlatan objeler bulunmasın diye dua edeceğiz. Yada tarihte yaşanılan herşeye, herkese sapkındı diyeceğiz ve kurtulacağız dokunulmazlarımıza dokunulmasından.

İnsanların dokunulmasından rahatsız olduğu bir konuda iffet konusu. İffet konusunu örtülere, giyim kuşama bağlayan kişi tabii ki dinler ve insanlar tarihinin 12.000 yıl önceye kadar gitmesini istemez. Eğer Kuran’ı da okuyup anladıysa sorgulaması gerekecektir, eğer kılık kıyafetle iffetli olunuyorsa o tarihlerdeki insanlar nasıl iffetli oluyordu diye. Onlara iffetsiz deme şansıda yok, çünkü Allah Adem’le dinini göndermiş yeryüzüne. Adem’le birlikte mahrem yerlerini örtme başlamış. Sanırım binlerce yıl sadece mahrem yerlerini kapatmış bu insanlara iffetsiz diyemeyiz. Der isek bu dinimizden kaynaklı bir görüş değil ancak bizim kendi şahsi fikrimiz olabilir. Kendi şahsi fikirlerimizde dinden kaynaklı olamaz, çevresel etkenler yada yaşadığımız kültürden dolayı olabilir.

Neden dinimiz kaynaklı olamayacağını açıklayacağım tabii ki.

Tarihe baktığımızda görüyoruz ki, insanlık var olduğundan beri erkekler kadınlar hiçbir ayrım olmadan özgürce yaşadılar. Hatta kadın erkek cinsinden daha önemliydi. Kadının doğurgan olması toplumlarda kadına statü veriyordu. Kadını değerli kılıyordu. Bazı putperest toplumlarda kadını Tanrıça yapmaya kadar gidiyordu. Kılık kıyafet ile ayrıştırmaların ilk olarak  5000 yıl önce Sümerde yapılmaya başladığını görüyoruz. Ama şaşırtıcı olan konunun iffet ile hiçbir alakası yok. Sümerlerde bir sapkınlık ortaya çıkıyor ve tapınaklarda kutsal fahişeler görev yapıyor. Ve bu fahişelere başlarını kapatmaları zorunluluğu getiriliyor, diğer kadınlardan ayrılması için. Gördüğünüz gibi bir baş kapatması var ve bu kapatma iffet ile alakalı değil. Bu gelenek Hammurabi zamanında kaldırılsa da M.Ö 1500 yıllarında Asur Kralı tarafından tekrar geri getiriliyor. Yasal yoldan fahişelik yapanlar ile yasal yoldan yapmayanların ayrılması için bu gelenek devam ettiriliyor. Yalnız Asurlular döneminde gelen bu yasada öncekine göre bir değişiklik oluyor. Örtünen kadın yani yasal yoldan fahişelik yapan ahlaklı , örtünmeyen kadın yani yasal olmayan yoldan fahişelik yapan ahlaksız fikri oluşmaya başlıyor tarihte ilk defa. Bu yasayı şu şekilde açıklarsak daha net anlaşılır. İki torba oluşturuluyor, birinci torbaya başörtüsü takan yasal fahişelik yapan kutsal kadınlar ve dul kadınlar, ikinci torbaya başörtüsü takmayan yasal yoldan fahişelik yapmayan kadınlar ve genç kızlar. Görüldüğü gibi torbaya atılan fahişelik yapmayan dul kadınlar ve genç kızlar da bu torbaya girerek karıştırılmış oluyor. Yani  fahişelik yapanla yapmayanın, iffetli olanla olmayanın ayrılması amaçlanmıyor.

Bu baş örtüsü yada kılık kıyafet ile kadınları birbirinden ayırma Asurlardan Yahudilere geçiyor. Yahudi geleneklerinde görüyoruz ki kadın kıyafetlerinde birçok çeşit ortaya çıkıyor. Dul kadın kıyafeti, tapınak kıyafeti, fahişe kadın kıyafeti, köle kadın kıyafeti, hür kadın kıyafeti gibi çok çeşitli bir hal alıyor. Diyebiliriz ki insanlar dış görünüşlerine bakılarak değerlendirilmeye başlanıyor kadın olsun erkek olsun. Saç örmeden, saç kesmeye, sakal uzatmadan, traş olmaya kadar dış görünüşle ilgili her konuda bir takım gelenekler ön plana çıkarılıyor ve bunlar dinden sanılıyordu.

Tevrat Yaratılış 38-14:Tamar üzerindeki dul giysilerini çıkardı. Peçesini örttü, sarınıp Timna yolu üzerindeki Enayim Kapısı’nda oturdu. Çünkü Şela büyüdüğü halde onunla evlenmesine izin verilmediğini görmüştü.

 Tevrat Yaratılış 38-15:Yahuda onu görünce fahişe sandı. Çünkü yüzü örtülüydü.

Tevrat Yaratılış 38-16:Yolun kenarına, ona doğru seğirterek, kendi gelini olduğunu bilmeden, “Hadi gel, seninle yatmak istiyorum” dedi.

Yukarıda verdiğim örnektende anlaşılıyor ki o dönemlerde örtünmek bir iffet belirtisi değil. Yüzü örtülü olduğu için Yahuda onu fahişe sanıyor. Ama fahişelik yaptıkları belli olmasın diye tanınmamak için örtülerle kendilerini gizledikleri çok açık. Asurlulardan alınan gelenek Yahudi toplumunda yön değiştirerek ahlaklı ve ahlaksız ayırımından yapılan ahlaksızlığın gizlenmesine, tanınmamaya dönüştürülmüş.

Kuran’ın indirildiği yıllarda da o coğrafyada Yahudiler ve Hristiyanlar sıkı sıkıya geleneklerine bağlı bir şekilde yaşamaktaydı. Zaten Allah’ın sıkça Kuran’da eleştirdiği atalarının dini tabirini geleneklerin dini olarak anlamamız gerekir. Allah’ın dininde geleneklerin dini olamayacağı için Allah bunları şiddetle eleştirir. Çünkü Allah’ın dini evrenseldir. Bir Arap içinde aynı dindir bu, bir Fransız içinde aynı dindir, bir Koreli içinde aynı dindir. İnsanların gelenekleri ne olursa olsun Allah’ın dini esastır. Eğer gelenek Allah’ın dinine uygun değilse gelenek değiştirilir din değil. Bir geleneğin Allah’ın dinine uygun olup olmadığına bakmak için Kuran’a danışırız. Kuran’a danıştığımızda görürüz ki Allah’ın dininde Allah insanları eşit tutar, insanların sınıflara ayrılmasını istemez, gruplara ayrılmasını istemez. Kadın olsun erkek olsun tek bir yasa etrafında Hanif Müslümanlar olarak birleşmemizi ister.

Bir kadının iffeti neyse bir erkeğinde iffeti odur.

İffet kıyafetler ile ölçülmez. Herşeyi gören bilen Allah’ın Yaratılış 38 den nasıl olurda haberi olmaz? Nasıl olurda Yahudi geleneklerini bilip de kılık kıyafet ile ilgili birçok kesin ve net ayet indirip kılık kıyafet düzenlemesi yapmaz? Çünkü Allah bizim bilmediğimizi biliyor. Kılık kıyafetle iffet olmayacağını biliyor. Çarşaf, örtüler, peçeler giyinip insanların iffetsizlik yapabileceğini biliyor. Evet O herşeyi biliyor ama aklını kullanamayan, düşünme yetisi gelişmemiş insanoğlu bunları bilemiyor. O cüppe giyip insanların ahlaksızlık yapacağını, dinini 3-5 kuruşa satacağını biliyor ama insanoğlu hala bunu bilemiyor. O sakal bırakıp eline 99 luk tesbih alan bir adamın Pedofili olabileceğini biliyor ama insanoğlu bilemiyor.

Neden?

Çünkü insanoğlu gelenekleri din sanma yanılgısından halen uyanmıyor. Uzun bir kaftanın insana iffet ve ahlak kazandıracağı hayaline kendini inandırmış yada inandırılmış. Tek kaynağını Kuran olarak kabul etmiş olsaydı tüm bu geleneklerinden kurtulup özgürlüğüne kavuşacaktı ama kendi aklına güvenemiyor yada güvendirtmiyorlar.

Bir yerlerde doğru kelimeler ve cümleler okuyor, ilk bakışta aklına yatıyor ama sorgulayacağı yerde o doğru cümleleri kimin kurduğu ile, bu cümleleri kuran kişinin kılık kıyafeti nasıldır ile, bu cümleleri kuran kişinin ünvanları varmıdır ile ilgileniyor, bunları araştırıyor…

Sonuç olarak Allah bu yeryüzüne ilk akıllı insanı yerleştirdiğinden beri elçilerini peşpeşe gönderdi ve kullarına en ideal olan yaşam tarzını sundu. Kullarının erdemli insanlar olarak yaşamaları için gerekli olan tüm ihtiyaçlarını karşıladı. O kulları arasında asla bir ayırım yapmadı. O’nun sunduğu bu yaşam tarzı bir Irak’lıya da uygundur, bir Paraguay’lıya da uygundur, bir Kanada’lıya da uygundur. O’nun dininde tüm yeryüzündeki kulları birlik, beraberlik ve esenlik içersinde ayırım yapmadan mutluluk içersinde yaşamalıdır. Akıl ve düşünce düzeyleri bunu anlamaya, özümsemeye müsaittir… İffetli olmayı örtülerle eşdeğer tutan insanlar Allah’ın pek çok Ayetini inkar etmiş oluyorlar. Allah’ın iffet tanımı bu kişilerin iffet tanımıyla aynı değildir. Zira Allah’ın Ayetlerinden anlaşılıyorki iffet namus ile eşanlamlı. İffetli olmak gayri meşru cinsel ilişki yaşamaktan kaçınmak demek. Eşini aldatmak iffetsizlik demek. Evlilik dışı ilişkiler yaşamak iffetsizlik demek. İffet cinsel organlarını korumak demek ama bu koruma örtü ile korumak değil gayri meşru ilişkilerden korumak demek.

Meryem-20: “Bana hiçbir insan eli değmemiş ve ben iffetsizlik etmemişken nasıl olur da bir oğlum olur,” dedi.

Aşağıdaki Mearic Ayetlerinden de görüyoruz ki iffetli olmak sadece kadına mahsus bir meziyet değil. Erkeklerinde iffetli olunması isteniyor. Madem bazı kişilerin bu yanlış algısından dolayı, iffet ne kadar çok örtü olursa o kadar iyi olur şeklindeyse erkeklerinde üzerlerinde bol bol örtüler bulundurması gerekmez mi? Erkekler niye iffetlerini belli etmek için örtünmüyor? Halbuki Tevrattan anlıyoruzki peçe takan, başını örten erkekler var o dönemlerde. Hatta Musa bile. Ama erkekler nedense iffetli olmayı kılık kıyafetle ispatlamak yoluna gitmiyor. Bu görev nedense kadına verilmiş. Kim vermiş, nasıl vermiş, neden vermiş yukarıda bahsettiklerimden sonra sanırım anlaşılıyor.

Mearic-29:Ve iffetlerine karşı duyarlı olanlar,

Mearic-30:Eşleri; yani meşru şekilde sahip oldukları dışında (isteklerini frenleyenler) çünkü ancak o zaman hiçbir kınamaya uğramazlar,

Bu tabudan kurtulmak istemeyenler olabilir, dokunmayın benim tabuma diyenler çıkabilir. Tabiiki istediğiniz kadar tabuyu üzerinizde taşıyabilirsiniz. İstediğiniz kadar örtülere bürünüp geleneklerinizle yaşayabilirsiniz. Burada yanlış olan sizin geleneklerinizle yaşamak istemeniz değil, geleneklerinizi sanki Allah’ın dininin bir emriymiş gibi yaşamanızdır. Kitlesini kaybetmekten korkan birçok kişi şunu diyebilmeli; “evet ben geleneklere uyarak örtünüyorum, Arap ve Yahudi gelenekleri hoşuma gidiyor, ama bu yaptıklarım İslam’ın emri değildir”. Doğru olan davranış bu değil midir? Allah’ın tasvip edeceği tavır bu olabilir ancak. Eğer bunu yapabilecek nefisler çoğalırsa sanıyorumki Arap ve Yahudi geleneklerinden hoşlanmayan bir Macar yada Finli rahatlıkla İslam dinini sevip, kendine din olarak seçebilir. Çünkü başka bir kültürde yetiştiği halde başka bir kültürün geleneklerini kabul etmek zorunda kalmayacaktır.

Yukarıda verdiğim Yaratılış örneğinden sonra iffetli kadının kılık kıyafetiyle anlaşılamayacağı iyice anlaşıldıysa, başında örtü olmayan bir kadına iffetsiz yakıştırması yapanlar ve o kadınları cariye olarak gören erkekler ve kadınlar şu Ayetin muhatabı olmazlar mı?

Nur-23: İffetli ve kötülüklerden habersiz inanan kadınlara iftira edenler, dünyada ve ahirette lanetlenirler ve onlar için büyük bir ceza vardır.

Yada her zaman olduğu gibi apacık Ayetleri üzerine alınan kullar çıkmaz mı?

1511406_519980978108568_2067107215603588200_n

En Güzel Dönüş

İnsanın Yaratıcısı  ile konuşacak birşeylerinin olmaması ne kadar acı. Oysa Yaratıcı bütün kelimelerini fıtratına, evrene, yerin üstüne ve okyanusların diplerine kadar yaymışken, iki kelimeyi bir araya getirip Yaratıcınla konuşamamak, bu kıtlık ile ömrünü geçirip sonlandırmak.

Bir kumrunun eşine olan sevdasından etkilenirken, “vay be” derken, insana verilmiş olan duyguları, kalbi hisleri sanki bastırılmak için verilmiş gibi hunharca kalbine gömmeye çalışmak. Kimse görmesin, bilmesin diye en derinlere hapsetmek.

Bu nankörlük değilde nedir?

Bu sana verileni inkar etmek değilde nedir?

Allah bana dua edin, bana yaklaşın, huzuruma gelin ki kötülüklerden arının derken, benim huzuruma gelmek sizi kötü işlerden korur derken, bu cümlelerden ne demek istediğini çözememek nasıl bir gaflettir. Oysa ki, herşey çok açık. Bu cümlelerden başka anlamlar çıkarılamayacak kadar açık. Herşey ayan beyan ortada.

Günümüz dünyasında Psikolojik sorunlarını, bir doktor vasıtası ile konuşarak çözmeyi ve tedavi olmayı akıl erdirebilmiş, buna ikna olmuş milyonlarca insan, nedense Allah’ın yukardaki bu sözlerini anlamıyor. Bir doktorla konuşmak tedavi yöntemi olarak kabul görüyorken Allah ile konuşmanın kendilerine bir tedavi olarak dönebileceğini düşünemiyor bir çok insan.

Kuşlar kendi aralarında konuşurken, bitkilerin kendi aralarında iletişim kurdukları düşünülürken, bunlara ikna olan insan nedense Yaratıcısının kendisi ile iletişim kurmak istediğini göremiyor. Ki indirdiği Kitab’ında bunu yüzlerce kez söylediği halde. Eğer bir insan duygularını yitirmişse yada hiçbir zaman bu duygulara sahip olamamışsa tabii ki Yaratıcısı ile konuşacak hiçbirşey bulamaz. Geceleri oturup gününün muhasebesini yapamayan bir insan tabii ki o gün bencilce yada kıskançlıkla hareket ettiğini anlayamaz. Anlayamadığı içinde Yaratıcısının huzuruna gelip “Yarabbim ben şu kişiye şöyle kötü duygu besledim bugün, benim bu kötü duygumdan kurtulmam için bana yardım et” diyemez. Diyemediği içinde dileği kabul olmaz ve o insan bencilliği, kıskançlığı içersinde kavrulup, hem kendine hem etrafındakilere zulmeder.

“Allah dileyene dilediğini verir” deyip de, kötü huylarından ve duygularından samimiyetle kurtulmayı istemeyen, tedavi olmak istemeyen bir insan nasıl kötülüklerden uzaklaşır. Bencil ve kıskanç olduğunu bir insanın çözebilmesi için kendi kendine konuşması gerekir ve bu huylarının olduğunu tespit edebilen bir insan ancak Allah’tan bu konuda yardım isteyip, O’nun sayesinde bunlardan kurtulabilir.

“Allah dileyene dilediğini verir” deyip de bunu sadece maddi yada fiziksel isteklere bağlamak nasıl bir yanlıştır. Hem bu dünya hayatı için yaşamadığını iddia edeceksin ama bu cümleden sadece araba, ev, iş dilemeyi çıkartacaksın. Yada hadi bunu dilemediğini varsayalım sadece hidayet dilemeyi, doğru yol dilemeyi çıkartacaksın.

Kötü huylarından ve duygularından arınmış olmayı dilemeyeceksin.

Kendi kendine muhasebe yapmak, kendini tanımak için yardım dilemeyeceksin.

Keşke “Sadece Kuran” ve “Ben anladım” diyerek herşey bitseydi. Hayır, herşey yeni başlıyor.

Varoluş sebebimiz sadece Kitab’ımızı anlama imtihanımız değil aynı zamanda üstün nitelikli bir insan olma yolundaki hedefi de amaç edinebilmektir.

Hiçbirimiz kötü huylarımızı doğuştan kazanmadık, annelerimizden Allah’ın bizden razı olabileceği insan niteliğinde doğmuştuk. Sonradan edindiğimiz her kötü huyumuz, kötülüğün hükümdarı tarafından içlerimize atılan tohumlardan başkası değildir. Yarın Allah’ın huzuruna döndüğümüzde Allah sonradan edindiğimiz bu kötü huylarımızla bizden razı olmayacaktır. Çünkü O’nun verdiğini değiştirdik, tekrar eski haline döndürmeden  asla bizi affetmeyecektir. Üstün yaratmışken neden yarı üstün bir dönüşe razı olsun. Üstün yaratmışken neden az üstün bir dönüşe razı olsun.

O bizi, bize verdiği gibi istiyor.

Ne eksik ne fazla…

Deforme olmuş bir insanın dönüşünden Allah nasıl razı olur…

Hud-4: Dönüşünüz Allah’adır. O her şeye Gücü Yetendir.

Hud-5: Onlar, göğüslerindekini bilinç altına itip O’ndan gizlemek isterler. İyi bilin ki elbiselerini büründükleri zaman dahi onların gizlediklerini ve açıkladıklarını bilir. O, gizli düşünceleri bilendir.

Rad-29: İnanıp erdemli bir hayat sürenler için müjde ve en güzel dönüş yeri vardır.

10264334_10152078751448994_8341866640720894405_n

 

 

 

 

 

Davetlerin En Hayırlısı

O gün giderken, hiçbir zaman bu kadar kendinden emin olacağını düşünmediği geldi aklına. Hani insanın bir ayağı bir adım öne çıkarda öteki ayağı bir türlü kımıldayıp yanına gelmez. Çaresiz geri gider başarısız hamlesinden sonra.
O gün giderken daha önce hiç bu kadar kararlı ve güçlü olmadığını farketti. Bu gidiş farklıydı diğerlerinden.
Kara gecelerinde oturup gökyüzünü seyrederken, “Allah’ım benim için mi yarattın bu gizine varılamaz geceleri” derken, neyi aradığını bile bilmiyordu.
Sadece konudan konuya atlayan, sık sık yön değiştiren, sonra dönüp dolaşıp aynı yere gelen zihni tüm evreni, dünyayı, insanları, yakınlarını
düşünüp yorgun argın, aradığını bulamamış halde tekrar köşesine dönüyordu.
Evet bu kesinlikle başka bir gidiş. Artık zamanı gelmiş, olgunlaşmış ve kabına sığmayan bir gidiş.
Davet edene ben gelemiyorum diye mazeret sunulacak bir sebep de yok artık.
Davet eden bütün gerçeklerini sermiş önüne gel diyor artık, vakit tamamdır…
Ya gel davetime yada sen de herkes gibi ol!!!
Ve gitti…Arkasına bakmadan, sessizce…
Aylar sonra geride bıraktıklarını hiç özlemediğini, pişmanlık duymadığını, keşkeli cümleler kurmadığını fark etti hayatında ilk kez.
Ve aylar sonra davet edenin şu sözünü okudu, okudu, okudu ta içine çekti… Gözyaşlarına boğularak.
Mücadele 22: Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir topluluğun;
babaları,
oğulları,
kardeşleri
yahut kendi soy-sopları olsalar bile,
Allah’a ve Rasûlüne düşmanlık eden kimselere,
sevgi beslediğini göremezsin.
İşte Allah, onların kalplerine imanın huzurunu vermiş
ve
onları kendi katından bir ruh ile desteklemiştir.
Onlara, içlerinden ırmaklar akan
ve
içlerinde sonsuz kalacakları cennetler verecektir.
Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır.
İşte onlar, Allah’ın tarafında olanlardır.
İyi bilin ki;
Allah’ın tarafında olanlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

10156090_10152058687838994_1895410408949706949_n