Tag Archive | Secde Etmek

Sen Yoksun

İşte bak geçiyorlar bir biri ardınca sıralanmış kara sandukalar içersinde biraz su ve toprak karışımı maddeden bedenler.
Tüm Alem susmuş, zeytin gözler uykuya dalmış…
Duymaya alıştığın sesler yok artık. Ne kulağına hoş gelen içini ürperten müzik ne de çırpınışında hüzünlendiğin dalgaların sesi. Ne kulağında hoş bir seda bırakan o sabah ezanı. Ne de her sonbahar ömrünü tamamlamış, döne döne düşen koca çınar yaprağının hışırtıları. Yok artık ne bir ses nede görebildiğin en uzak ufuktaki renk cümbüşü.
Sahip olmak için ömrünü çalışmakla geçirdiğin, saatlerini seve seve hediye ettiğin eşyaların yok artık.
İlk gençlik hevesiyle tüm dünyada moda olduğu için senin de sahip olmak istediğin ve sonunda sahip olduğun Converse ayakkabılarda artık ayağına olmayacak. Ona sahip olmanın gittiğin yerde sana hiçbir artı sağlamayacağı yoldasın şimdi. Oysa ne çok istemiştin o ayakkabıları. Günlerce anne-babana yalvarmıştın almaları için. Hiçbir şeyi o kadar istememiştin. Eskimesin diye çok az giydin ve yıllarca sakladın o ayakkabıları. O ayakkabılar hala dolabın en altında eski yerinde durmakta… Sen yoksun!
Gençlik yıllarında aşık olup tüm benliğinle sahip olmak istediğin kişi şu an çocukları tarafından horlanarak yıllarını geçirmekte olan bir ihtiyar. Sabahlara kadar onu düşünüp kendine zulüm çektirdiğin insan seni hiç sevmedi ama sen onun için ölümü bile göze alırdın. Ona sahip olmak için aklına gelebilecek her türlü fedakarlığı yapmaya hazırdın. Şimdi nefsinin kötü isteklerine uyduğun için, boş heveslere kapıldığın için yıllarını harcamanın sorgusunu yaşayacağın yere gidiyorsun. Tüm heves ettiklerin, tutkunlukların hala burada, bu maddi dünyada… Sen yoksun!
Şimdi daha iyi hatırlıyorsun. Tüm hayatın boyunca evin, araban, yazlığın olsun istemiştin. Bunlara sahip olmak için iş hayatında bir sürü insanın kafasına basmıştın. Rakiplerini alt etmek uğruna erdemsizce işler yapmıştın hani. Hep senin gibi parayı seven insanları tutmuştun etrafında. İş yapacağın kişilerde ilk aradığın kriter parayı sevip sevmemeleriydi hatırladın mı? Para için her türlü ahlaksızca şeye onay verecek ve yapabilecek kişileri barındırdın hep yanında. Sana doğruları söyleyecek kişilere ihtiyacın yoktu, ayrıca tahammülün de yoktu. Doğruları söyleyen kişiler seni hedefinden alıkoyardı, o yüzden onlar olmamalıydı hayatında. Sana para ve güç kazandıracak insanlar senin en favori kişilerindi. Yolunda ömrünü tükettiğin işinde sana para ve güç kazandırabilecek erdemsiz insanlar hala burada… Sen yoksun!
Yakalandığı hastalıktan kurtulmak için tedaviye ihtiyacı olan ve senin ayak bağı olur diye düşünüp para yardımı yapmadığın öz kardeşin burada… Sen yoksun!
Balkonuna bir ağustos ayında sıcaktan bunalmış ve perişan halde gelen, senin balkonuma alışır ve pisletir diye düşünüp su ve yiyecek vermediğin kumru burada… Sen yoksun!
Tramvay da kucağında 2 yaşında çocuğu ile bir eliyle tutunup zorla dengede durmaya çalışan, senin tipine bakıp düşman olduğun ırktan olduğunu düşünerek yer vermediğin baba hala burada… Sen yoksun!
Manava meyve almak için gittiğinde hemen yanı başında 4-5 tane sivri biber seçmeye çalışan ve kendi elindeki meyve poşetlerine bakıp bir anlık utanma hissi yaşamana neden olan, elini cebine atmadığın Afrikalı genç hala burada… Sen yoksun!
Hani sana yol gösterici olarak indirilen Kitab’ı senin maddi istek ve hedeflerinden alıkoyar diye okumamıştın, okumaktan, bilmekten korkmuştun. Okumadığında bilmediğin şeylerden hesaba çekilmeyeceğini düşünmüştün. Okursan, anlarsan, bilirsen bunu yaşamak zorundaydın. Bu senin dünya hayatından elini eteğini çekmene neden olurdu. Nefsinin kötü yanlarına kapılıp okumadığın, okuduğunda seni her türlü iyilikle sarıp sarmalayacak olan o yol gösterici Kitab tüm görkemiyle hala burada… Sen yoksun!
Şimdi tüm Alem susmuş.
Tüm kulaklar duymaz olmuş.
Tüm gözler kapanmış
Tüm giydirilen bedenler toprağa dönmüş.
Şimdi ertelediğin kendi sesini dinleyebilir, konuşabilirsin artık!!!
Enbiya-35: Her can ölümü tadacaktır. Sizi bir test olarak iyi ve kötü olaylarla sınarız ve dönüşünüz bizedir.
En’am- 60: O’dur, geceleyin sizi öldüren, gündüzün ne işlediğinizi bilen, belli yaşam süresi dolsun diye gündüzün sizi dirilten… Sonra dönüşünüz O’nadır ve yaptıklarınızı size haber verecektir.

240371-13051Z62407100

Geleneği Din Sanma Yanılgısı

Bu yazıyı özellikle Paganizme dikkatleri çekmeyi hedefleyerek hazırlamak istedim. Ne kadar Kuran’ın indirildiği coğrafyaya ve zamana ait anlatımları yaparken putperest ve müşrik kelimelerinden bahsedilse de okuyucunun hayal dünyasında istenilen kurguyu yaratamadığını düşünüyorum. Putperest yada müşrik tasviri yapılınca akıllara gelen tek şey el oymacılığı ile tahtadan yapılmış putlara tapan insanlar oluyor. Oysaki Mekke’de ve civar bölgelerde yaşayan halkın binlerce yıllık gelenekler ve kültürler ile alt yapısı hazırlanmış, uydurularak ve devşirilerek halkın içine işlemiş bir dini ortam olduğunu anlamamız gerekir. Her ne kadar bizim için uyduruk bir din olsa da toplumları binlerce yıl etkisine alabilmiş bir din. Ve şu an bile yeryüzüne hakim olabilen! Neden bu son cümleyi kurduğumu belki yazının sonunda anlamanız mümkün olacaktır.
Aşağıda resmini paylaştığım haritayı gördüğümde başka bir konuyu araştırıyordum ki bu resme rastlayınca bir an durdum ve bu konuda bir şeyler yazmam gerektiğini düşündüm. Bu resim Miladi 600 yılında yani Kuran’ın inmeden az önceki yıllarında, o bölgelerin hangi din hakimiyetinde olduğunu gösteriyor. Resmi görünce aklıma ilk gelen şey Mekke Ayetleri ve Medine Ayetleri oldu. En son Kuran’ı baştan sona okuduğumda ilk önce Mekke Ayetlerini okumuştum. Mekke Ayetlerini bitirdiğimde hiç bu konularda üzerinde düşünmemiş olmama rağmen net bir şekilde bir Tevhid çağrısını görmüştüm. Sanki Peygamberimizi ikna etmeye bir uğraş vardı. Çok yumuşak ve sistemli bir şekilde Peygamberimiz iknaya çalışılıyordu Allah tarafından. Beni çok etkilemişti. Herşey çok doğal ve olması gerektiği gibiydi, hiçbir tuhaflık yoktu. Hiçbir çelişki yoktu bu çalışmalarda. Ve “Ey İnsanlar” diye başlıyordu Ayetler. Tüm insanlara sesleniliyordu ayırım yapılmadan, ister putperest olsun ister Yahudi ister Hristiyan olsun. Bu çağrıda putperest olan putunu bırakacaktı, geleneklerini dinin önünde yaşayan geleneklerini bırakacaktı, başka dinlerin etkisiyle bozulmuş olan dinin mensupları bu gelende Allah’ın Kitabıdır deyip kulak verecekti. Herkes neyi yanlış olarak yaşıyor ise onu terk edip en doğruya yönelecekti. Bir çağrı vardı, bir ikna ediş çabası vardı, bir uyanmaya davet ve sonrasında da eylem planı geleceği belliydi.

Ve eylem planı Medine Ayetleri ile geldi. İnananlar ile inanmayanların artık ayırt edildiği, yumuşak tavrın artık terk edilerek inanan bir insana yakışacak nitelikte bir özgüven ve kararlılıkla mücadele dönemi başladı. Ve Ayetler artık “Ey İnananlar” diye başlıyordu. İnananları tefekküre, derin düşünceye davet edip, Yahudi, Hıristiyan ve münafıklardan bahsediyordu.

Bu kısa özetten sonra dönelim Mekke’de yaşanılan Paganizm ağırlıklı ortama, birazda onların nasıl yaşadıklarını hayal edelim. Paganizmin özünde yani bozulmamış ham halinde tabiat ana inanışı var, tabiî ki çok tehlikesiz, masumane gibi görünüyor ilk bakışta. Ama bu zaman zaman ülkemizde de söylenen “her şeyi tabiat ana yarattı” sözü gibi masum değildi o zamanlar. Yer altı ve yer üstü doğa güçleri olan varlıklar türetti bu inanış. Büyüler, tılsımlar, cinsel sapmalar, ahlaki çöküş, olmayacak şeylerin kutsal yapılması gibi bütün aşırılıklar zaman içersinde bir kültür haline geldi ve nesilden nesile aktarıldı. Bir kötü alışkanlığı bir kimse eğer yeni edinmişse, bunu bırakması kolay olabilir ama bu alışkanlık yüzyıllardan beri yaşanıla geldiyse bu alışkanlığı terk etmek kolay olmayacaktır. Sanılmasın ki bu yanlış uygulamalar, sapmalar, sapkınlıklar sadece Paganizim içersinde yaşanıyordu. Allah’ın Adem’den sonra yeryüzüne indirdiği dini bu tali yollara sapan ve her zamanda buna meyilli olacak olan insanoğlu hep bozmaya çalıştı. Ve insanoğlu bozmaya çalıştıkça Allah Elçiler göndererek sistemini korumaya çalıştı. Paganlar Mekke’de o dönemde hem bir büyük Tanrı hemde onun yanında küçük küçük Tanrılar edinmişti. Kuran inmeden önceki döneme bakarken, sadece el yapımı putlara tapıldığı şeklinde bir bakışın, bizi orada var olan bir kültürün daha sonra İslam’a ne etkileri olduğunu anlamamıza faydası olmayacaktır. Bu yüzden özellikle oradaki varlığa Paganizm vurgusu yapılırsa sadece çok Tanrılı bir inanışı eleştirmekten öteye gidecek, oradaki ahlaki çöküşün, geleneklerin tesirlerini daha iyi anlamamıza imkan verecektir.

Mesela Paganizim’de cinselliğe kutsallık atfedilmişti ve 15 yaşına gelmiş tüm kadınların cinselliği yaşaması gereklilik olarak görülüyordu. Eğer bu konuyu ve Paganizm’in cinselliğe bakışını bilmiyor isek, Peygamberimizin ölümünden birkaç asır sonra uydurulan Hadislerde neden kadın-erkek cinselliğinden bu kadar çok bahsedildiğini anlayamayız. Başka bir örnek vermek gerekirse; eğer Paganizim’de Tanrıya analık-babalık-oğulluk-kızlık gibi atıflar yapıldığını bilmiyorsak ve Hristiyanlıkta teslis inancının kökeninin Paganizim’den geldiğini bilmiyorsak, bununla beraber Hristiyanların Noellerde neden evlerini bahçelerini aydınlattıklarını bilmiyorsak, bugüne geldiğimizde Mirac olayının doğrusunu, yanlış ile yoğrulmuş zihinlere anlatmamız zor olacaktır ve olmaktadır. Son örneği kısaca açmam gerekirse Hristiyanlık Paganizm’den etkilenmiştir ve İsa doğa üstü bir güç olarak gökyüzünde hazır beklemektedir, Hristiyanlar onun yeryüzüne ineceğini düşünerek, aydınlıkta rahatça inmesini istedikleri için evlerini ve bahçelerini aydınlatmaktadır. Aynı şekilde İslam’da da uydurma hikayelere kanan birçok Müslüman, Peygamberimizin doğa üstü güçlerini kullanarak göğe yükseldiğini, orada bir takım pazarlıklar yapıldığını, ölmesine ve bizim duyu organlarımızla algılayamayacağımız bir boyuta göç etmesine rağmen sanki gökyüzünde bir yerlerde hazır bulunuyormuşcasına onun aracı/şefaatçi, kurtarıcı/yardım edici, rüyalara gelip/giden, halihazırda bizi işitip/konuşabilen gibi konumlara getirildiğini görmekteyiz. Allah ne kadar beşer olduğunu ifade etmiş olsada ölümsüz bir süper ötesi güç gibi aramızda olduğunu düşünenler hiç de azımsanmayacak kadar çoklar. Ve maalesef göğe çıkan bir varlığı tekrar yere indirmek zor oluyor. Hristiyanların İsa’yı yere indiremedikleri gibi bizlerde Peygamberimizin bir beşer olup öldüğüne ve göklerde uçmadığına insanları inandırmakta zorluk çekiyoruz.

Paganların ağaçlara ipler, bezler bağladığını, mezarların etrafında törenler yaptıklarını bilmiyorsak, belli günler belirleyip o günlerde Tanrılarından af dilediklerini bilmiyorsak, şu günümüze döndüğümüzde insanların neden ağaç dallarının önünde bez bağlamak için kalabalıklar oluşturduğunu, türbelerin nasıl şirk yuvası olduğunu, insanların Kandil günü afedileceklerini umut ettikleri için, Allah’ın Kitabını okumaya gerek duymadıklarını anlayamayız.
Eğer Paganların cinsel sapmalarını bilmiyorsak;
Allah’ın kimlerle evlenebileceğimiz ile ilgili Ayetinde akrabaları sayarken neden bu kadar ayrıntı verdiğini anlayamayız. Tarihin bir yerlerinde anneleriyle ve kızkardeşleriyle ilişki yaşayanların olduğunu bilmemiz gerekir.
Eğer Allah Ayetinde Regl olan kadınla ilişkiyi yasaklıyor ise bu şu anlama gelir. Demek ki bunu yapanlar var.
Eğer Allah Ayetinde örtülerinizle göğüslerinizi kapatın diyorsa bu; o dönemde göğüsleri açıkta dolaşan kadınlar var demektir. Göğüsleri açıkta dolaşan kadınlar var ise onların başlarındaki örtü saç kapatmak amacıyla başında değil demektir. Zaten cinsel sapmaların yaşandığı bölgelerde kadınların ve erkeklerin kısıtlayıcı tavırlar sergilemesi beklenemez. Herşey serbest ve normaldir. Olaylara bakarken şu andaki ahlaki düşüncelerinizle değil, o dönemdeki insanların yaşadığı şartları hayal ederek bakmanızı öneririm. Ki bu eğer elinizde az da olsa belli başlı bazı doneler var ise zor bir şey değil.

Bu örnekler çokça çoğaltılabilir ama ben tüm bu kıyaslamaları sizin hayal dünyanıza bırakmak istiyorum. Eğer Mekke’de Paganizim gelenekleri etkisinin, Medine’de Yahudi gelenekleri etkisinin var olduğunu bilerek o dönemi anlamaya çalışırsak, Peygamberimizin ve ilk inananların mücadelesinin ne kadar çetin geçtiğini anlayabiliriz. Bu çetin savaş pek çoklarının “yeni bir din gelmiş” algısından çok daha önemli noktalar işaret ediyor. Tüm bu olanlara kemikleşmiş bir gelenek ve hurafe savaşı demek daha doğru olur. Bunu bu şekilde gördüğümüzde sadece Kuran’ı rehber edinmemizin dinimizin diğer dinlerin başına gelen akibetlerden yüzdeyüz koruyacağı garantisini çıkarabiliriz. Çünkü Kuran’ı okuduğumuzda anlarız ki Allah O’nda ne bir hurafeye, ne bir geleneğe, ne de “ben böyle yaptım gayet de güzel olduculuğa” asla geçit vermez…

Peygamberimizin yaptığı bu çetin savaşı yapmadığımız zaman günümüzde olduğu gibi, rüzgarın önüne kapılmış nereye gideceği belli olmayan bir yaprak misali oradan oraya savrulur dururuz. Birileri Allah adına yalanlar uydurur biz Kitap’dan sanırız, birileri kadınlara kendi nefislerine göre bir şablon çizip, kadına o şablonu giydirmeye kalkar dinden sanırız, birileri çıkar hiçbir meziyeti yoktur, para kazanmak için hurafeleri kitap yapıp satar cebine parasını koyar Alim sanırız, yanlışı doğru yapar, Allah’ın yolundan şaşar ama genede kendimizi doğru yolda sanırız…

En’am – 93: Allah adına yalan uydurandan ve kendisine hiçbir şey vahyedilmediği halde, “Bana vahyediliyor” diyenden ve ” Allah’ın indirdiği gibi ben de indireceğim” diyenden daha zalim kim olabilir! Can çekişmesi anında zalimleri bir görsen! melekler, ellerini uzatmıştır: “Canınızı verin! Allah hakkında gerçek olmayanı söylemenizden ve onun vahiy ve işaretlerini  kibir ve gururla karşılamanızdan dolayı bugün utanç verici azapla cezalandırılacaksınız.”

Hejaz600

Bugün Kendine İzin Ver

Her Perşembe Aziz Mahmut Hüdayi camisinde türbenin etrafında döne döne Fatiha okuyup, orada yatan kişinin hatırına dileklerinin kabul edilmesini isteyen, sonrada şeker dağıtan genç kız, gel bugün kendine izin ver!!! Gel bugün sana öğretilen şeyin doğru olup olmadığını sorgula. Orada yatan kişinin hatırına dileğinin neden kabul göreceğini, Allah şahdamarın kadar yakınındayken senin dileklerine neden bir aracı isteyeceğini düşün. Orada yatan kişinin sadece iskeleti oradayken sana ne faydası olabileceğini düşün. Allah aracı kabul etmediğini söylerken senin hala Allah ile arana aracı sokmak için gayret sarfetmenle  Allah’ın hoşnut olup olmayacağını düşün. Bugün senin uyanışına izin verdiğin günün olsun…

Başka şehirde yaşadığı için ilgilenemeyen uzak akrabasının tarlasına ondan habersiz sebzeler ekip, gidip pazarda satıp para kazanan teyze, bugün kendine izin ver!!! O kişiye telefon açıp yıllardır tarlasını ekip biçtiğini, para kazandığını hakkını helal etmesini söyle. Hatta Allah’ın da bu yaptığından dolayı seni affetmesi ümidiyle her hafta ıspanaklı börek yapıp yoksula dağıtacağını söyle. Belki bu yapacağın hayırdan dolayı seni hem tarla sahibi hemde Allah affeder, belli mi olur. Bugün senin kendini hesaba çektiğin izin günün olsun…

Adaletli olmak gibi zor bir sorumluluk yükleyen Rabbine karşı gelip çocuklarının arasında adaleti gözetemeyen anne, gel bugün kendine izin ver!!! Çocuklarını etrafına toplayıp hatalar yaptığını ve bu hatalarından dolayı çocuklarına ayrılık rüzgarlarını reva gördüğünü itiraf et. Allah’ın dinine uygun bir yuva kurma mesuliyetin varken bunu gözetmediğini ve onları Allah’ın dinine yakışır bireyler olarak yetiştirmen gerekirken bunu beceremediğini onların gözlerinin içine bakarak itiraf et. Allah’ın dinini öğrenip O’nun sunduğu yol haritasına göre bir yaşam veremediğin için onlardan af dile. Bugün senin her şeyi itiraf ettiğin izin günün olsun…

Beyaz gelinliğinin içinde kuğu gibi süzülen ve saatler sonra evliliğe adım atacak olan gelin kız, bugün kendine izin ver!!! Seni en güzel şekilde yaratan ve sana duygu, akıl, gören gözler, duyan kulaklar veren Rabbinin sözlerini okumadığını fark et bugün. Senden bir kadın olarak neler beklediğini, bir kadın olarak bu yeryüzündeki değerinin ne olup, ne olmayacağı ile ilgili düşüncelere dal. Haklarını ve insanlar tarafından sana uygulanacak olan haksızlıkları öğrendin mi Yaratıcından? Yaratıcının rızasını kazanacağın bir evlilik mi yapıyorsun? Evlenecek, çocuk doğuracak, büyütecek, eşinin zor günlerinde yanında olacak, yaşlanacak ve öleceksin. Bu mudur senden beklenen? Gel bugün senden bekleneni fark edeceğin izin günün olsun…

Tek başına yaşam mücadelesi veren, üzerindeki 80 yaş yorgunluğu ile kamburu çıkmış vaziyette alışverişini yapmaya çalışan, paketlerini zor taşıyan Matematik hocası teyze, gel bugün kendine izin ver!!! Ölüm korkunu fark edip, karşına geçip sana güleç yüzüyle Kuran’ı anlatmaya çalışan, seninde hayranlıkla dinlediğin o güzel kadının söylediklerine kulak ver. Belki bu yaşına gelmene rağmen yaşamın sırrını çözememiş olabilirsin, sana öğretilenlerin yada kulaktan duyduklarının hepsi yanlış olabilir. O “ne şirin şeysin” dediğin kadının söylediklerini ciddiye alıp bugün açıp Yaratıcının Kitabını oku. Rabbin sana ne söylemiş duymak istemez misin? Soluk aldığın her saniyenin, dakikanın sana verilmiş bir fırsatlar zinciri olduğunun farkına varabilirsin belki. Gerçeğe ulaşman için. Gel bugün bastonuna tutunarak gerçeğe koştuğun izin günün olsun…

Bu satırları belki sıkılarak, belki heyecanla kendinden bir şeyler bularak okuyan okuyucu, bugün sende kendine izin ver!!! Allah’ı unutarak, kendisini unutan olmadığından emin misin? Belki seninde “dini konularda fazla derine inmeyeceksin, görevlerini yap yeter” diyen bir Mali Müşavir arkadaşın olmuştur. Ne dersin? Belki sende fazla derinleşmek ve kafa yormak istemediğin için bu öğüdü çok sevmişsindir. Halbuki Rabbimiz en derinlere dalmamızı istiyor biz kullarından. Okyanustan çıktığımızda belkide takva elbisemiz olacak olan dalgıç giysilerimizi giyip, en derin dehlizlerde görmemizi sağlayacak ultra gözlüklerimizi takıp, bazen şaşkınlıktan nefes alamayacak duruma geldiğimizde bize nefes olacak iki değil dört tüple, bizim o okyanusa dalmamızı istiyor. Eğer benim okyanusuma ön yargılarından kurtularak, bana yakınlaşmayı isteyerek, samimiyetle dalarsan seni eliboş döndürmem, bütün hakikatleri sana gösteririm diyor. Yeterki bana gönülden yönel, teslim ol diyor. Gel bugün senin Rabbinin sözünü işitip, itaat ettiğin, O’na tam bir teslimiyetle yöneldiğin izin günün olsun…

O’nun okyanusunda kaybolduğun kurtuluş günün olsun…

Kaf – 16: İnsanı biz yarattık ve onun kendi kendine neyi fısıldadığını iyi biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız.

10446509_10152231172228994_620004948380649891_n

Sükuna Kavuşmuş Benlik

Kimi insan vardır ikişer  üçer çıkar merdivenlerden. Sabırsızdır, cesurdur, karşılaşacağı şey ne olursa olsun metanetini almış sağ cebine koymuştur ve hazırlamıştır kendini her türlü vukuata. İdealisttir. Onu ilgilendiren yegane şey gerçek ve doğrudur. Gerçek ve doğru olanla karşılaştığında, tüm hayatını değiştirmeye dünden hazırlamıştır kendini. Hazırlamıştır çünkü ona göre bu büyük nimettir, herkese nasip olmayan, kendisinde seçilmiş insan hissi uyandıran bir büyük nimet…
Kimi insan da ürkektir, kendine güvenemez, karşısına çıkacağı her durumdan endişe eder. Basamakların en sonuncusuna geldiğinde karşılaşacağı şeyin onu en derin yerinden sarsmasından korkar. Karşılaşacağı şey iyi yada kötü olsun gerçeklerle yüzyüze gelmenin paniğini yaşar içinde daima. Alışa geldiği şey iyi yada kötü olsun onu yıllar boyunca tüm zerrelerine kadar kuşatmış ve tanıdık, bildik olmanın güven hissini yaşatmıştır.
Bazı insanlar tavşan hızında koşar gerçeğe, bazılarıysa kaplumbağa yavaşlığında herşeye ve tüm gerçeklere geç kalarak yaşar.
Keşke kaplumbağa kadar ömrümüz olsaydı, ama yok!!!
O halde tercihimiz ne olmalı?
Tavşan hızında ve ömründe gerçeğe ulaşmak mı?
Yoksa kaplumbağa hızında ve ömründe yaşayıp belki de gerçeğe ulaşamadan biten bir hayat mı?

Ne tavşanın ne de kaplumbağanın kendilerine tayin edilmiş ömürlerinin sonuna kadar yaşayacakları garantisi de yok üstelik. Tavşan kendinden daha çevik bir tilkinin azgın dişlerinde, kaplumbağa ise bir kavruk yaz gününde çıkan orman yangınında hayatını sonlandırabilir. Bu kıyaslamada önem kazanan ömürler değil, hızdır. Ömür uzun yada kısa olsun bizlere verilen süreyi en iyi şekilde kullanabilmeli ve sanki yarın başımıza ölüm gelecekmiş gibi gerçeğin peşine hızla düşebilmeliyiz.

Yaratıcımız bize Kitabında gerçeğe ulaşmak için ihtiyacımız olan sürenin bizlere verildiğini söylüyor. Yani tavşan ile kaplumbağa yaşları arasındaki ortalama bir yaş bizim gerçeklere ulaşmamız için yetecek bir süre. Önemli olan bu süreyi nasıl geçireceğimiz.
Ya tünelin ucundaki ışığı görüp nasılsa bir ışık göründü diyerek, sonuca varana kadar kendimizi fazla zorlamadan, yaşamın eğlencelerinden kendimizi koparmadan, aman insanlar ne der diye korkarak, Allah’a vereceğimiz en güzel fidyenin kendi hayatımız olduğunu anlamak istemeyerek kaplumbağa hızında yürüyeceğiz.
Yada tünelin ucundaki ışığı görüp ona bir an önce kavuşmak ve o ışığın bizi karanlıklarımızdan kurtaracak ışık olduğu bilinci ile tavşan hızında koşup yakalayacağız avuç içlerimizle. O avucumuzdaki ışık bizi tüm zerrelerimize kadar O’na ait olduğumuzun delili olacak. O ışık avuçlarımızda var oldukça bizi her türlü endişeden, kötülükten, hüzünden koruyacak. O ışık bizim her geçen gün ileriye doğru gelişmemizin, O’na doğru yükselmemizin yegane işareti olacak. Kendi içimizde yapmaya hep korktuğumuz değişikliklere korkusuzca baş kaldırışımızın ilk adımı olacak. O ışık bizim geçmişte yaptığımız her kötü şey için tövbe etmemizin ve yeniden tertemiz bir yaşama başlamamızın itici kuvveti olacak.
O ışık bizlere razı etmiş ve razı edilmiş olarak sükuna kavuşmuş benliklerimizle O’na dönüşün o en güzel yolunu açacak…

Fecr – 27: Ey sükuna kavuşmuş benlik!

Fecr – 28: Dön Rabbine, razı etmiş ve edilmiş olarak!

Fecr – 29: Gir kullarımın arasına!

Fecr – 30: Gir cennetime!

sükuna kavuşmuş benlik

Mutlu Ve Umutlu Oyalanmalar

Ramazan ayının ilk günündeyiz ve her yerden, her kişiden dini konularda bildirimler akıyor insanların zihinlerine. 11 ay belki de akıllarının ucuna gelmeyen konular nakşediliyor ince ince. Bu ilk iftar öncesi ilk akıllara düşen bildirim “Bu ayın sonunda Kurtuluş Beratımızı ellerimize alacağız” oldu. Eller açıldı semaya ve bu vaad büyük bir hevesle söylendi  bir kurtuluş umudu bekleyen halkın üzerine doğru. Halk coşkuyla amin dedi. Oysa halk 11 ay boyunca hiçbir ibadetini yerine getirmemişti ve Ahzab 35. Ayetteki niteliklerin de hepsine sahip değildi. Düzenli günlük namazını kılmamıştı, erkekler fırsat buldukça arada bir Cuma namazına gitmişti sadece. 11 ay boyunca yoksula yardımda bulunmamışlardı. En önemlisi Rablerinin onlara bir rehber olarak gönderdiği Kitabı okumamışlardı. Rablerinin emir ve yasaklarını anne babalarından, komşularından, akrabalarından, camideki imamlarından duyarak kendilerine yetecek kadar olanını biliyorlardı. Ne gerek vardı okumaya. Onlar okumuşlar ki şu yasaktır, bu emirdir, şu farzdır, bu sünnettir diyerek bilgilerini paylaşıyorlardı zaten!!!

Onlara düşen görev yapabildiklerini yapmak, yapamadıklarını da Allah’ın affına bırakmak en ideal olanıydı. Zaten kürsüdeki Alim Hoca “Kurtuluş Beratını” alacaklarını söylüyordu Ramazanın sonunda. 1 ay dişlerini sıkıp oruçlarını tutar, cennete kapağı atarlardı nasıl olsa.
Alim Hoca “Günahlarımızı af eyle Yarabbi” deyince halk daha bir şevkle Amin dedi. Ramazandan önceki kandillerde de bu şekilde yakardıkları ve Amin dedikleri için eğer o kandillerde af edilmeyen günahları kaldıysa bu Ramazan ayında da kalan günahlarını affederdi Rableri ve gönül rahatlığı ile önlerindeki 11 ayı geçirebilirlerdi. Öyle ya Rablerinin affedici ve merhametli sıfatları vardı.

Kürsüdeki Alim Hoca hep bir ağızdan söylenen Amin seslerinden coşarak umut dağıtmaya devam etti. Bu insanların hayale ve ümit etmeye ihtiyaçları vardı ve onların derdine deva kendisindeydi. Yeter ki bu insanlar ona inansınlar, yüceltsinler, büyük Alimsin desinler.

Halk dua faslından önce de Alim Hocalarına merak ettikleri soruları sormuşlardı.
Oruçluyken banyo yapılır mı? Banyo da sıcak su kullanılır mı?
Amerika da annem- babam ölürse Amerikan toprağına gömmek günah olur mu?
Oruca nasıl niyet edilir?
Ve benzeri gibi çok hayati sorular sorulmuş ve Alim Hoca tarafından yanıtlanarak halk mutlulukla tatmin olmuştu. Alim Hoca da Alimliğini konuşturmuştu gene!!! Halktan merak ettikleri sorular alınırken bazen mikrofon 5-6 yaşlarındaki çocuklara da veriliyordu ve bu çocuklar ezberledikleri Arapça sureleri okuyunca büyük alkış kopuyordu ve Alim Hoca “inşallah Saliha olursunuz büyüyünce” diye veriyordu coşkuyu.

Alim Hoca 2 saatlik programı boyunca bir kez bile Rablerinin kullarını O’na yakınlaştıracak, kulları ile arasında kopmayacak sağlam bağlar oluşturacak sözlerini içeren Kitabını anladıkları dilde okumalarını tavsiye etmedi. Oysa biliyordu ki bu halk Kuran’a yabancıydı, Rablerinin sözlerini okuyup gönüllerine sindirmemişlerdi. Üstüne üstlük biliyordu ki birçok uydurma rivayet Ayetlerin önüne geçmiş, bir konu hakkında hüküm verilirken Ayetlere bakılacağı yerde uydurma rivayetlere bakılır olmuştu. Hatta bazen bir soru karşısında eğer cevabı Kuran’da yok ise uydurma rivayetlerden medet umularak, Peygamberimiz böyle/şöyle yapmış denilerek cevapsız bırakılmıyordu. Tüm bunları bilen ve farkında olan Alim Hoca korkuyordu halkın gerçekleri öğrenmesinden çünkü o zaman o hayati sorular ona sorulmayacaktı. O soruların cevaplarını halk Kuran’ı okuyup aklını işlettiğinde zaten kendi kendisine bulacak ve Alime ihtiyaç hissedilmeyecekti. Herkes kendi kendinin Alimi olacaktı. Zira Allah kendisine samimi yönelen her kuluna bilgelik, alimlik vaad ediyordu.
Tüm bunları bilen, halka umut ve hayal satmak isteyen Alim Hoca kazanımlarını kaybetmeyi asla göze alamazdı ve amin, amin sesleri içersinde vazifesini en iyi şekilde yapmış bir insanın mutluluğu ile veda edip gitti bir sonraki programına kadar…
Halk da affedilecekleri ve kurtuluş beratını kazanacakları hayaliyle bir sonraki programa kadar gönül ferahlığı içersinde evlerine döndü.
Alim Hoca mutlu.
Halk umut dolu.
Alan razı.
Veren razı.
Ama Allah razı değil…
Ama Allah hoşnut değil kullarının sözlerine yüz çevirmesinden. Bir Rahmet olarak gönderdiği Kitabının, dünya oyalanmalarına kendini kaptırmış nankör kulları tarafından terk edilmesinden hiç hoşnut değil. Kullarına sadece gerçekleri vaad etmesine, kendi rızasını kazanmanın herşeyin üzerinde olduğunu söylemesine karşın umut ve hayal tacirlerinin elinde Kitabının oyuncak olmasından hiç hoşnut değil. Kitabında hiç bir şeyi eksik bırakmadık demesine rağmen sorulan tüm abuk sorulara cevap bulabilmek için Kitabından başka kitapları rehber edinilmesinden hiç hoşnut değil. Kullarının erdemli olabilmesi için gerekli olan herşeyi Kitabında bildirmesine rağmen kendi nefislerine dini uydurmak için iftira atmalarından hiç hoşnut değil…

Ama Alim Hoca şöhreti severken, halk da umudu ve hayal kurmayı severken bunların ne ehemniyeti var, değil mi !!!

Bir sonraki 11 ayın sultanına kadar çalar, söyler, oynar, geçeriz Sırat Köprüsünden nasılsa…

Ahzab-35: Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar,

inanan erkekler ve inanan kadınlar,

söz dinleyen erkekler ve söz dinleyen kadınlar,

doğru sözlü erkekler ve doğru sözlü kadınlar,

sabreden erkekler ve sabreden kadınlar,

saygılı erkekler ve saygılı kadınlar,

yardımsever erkekler ve yardımsever kadınlar,

oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar,

iffetli erkekler ve iffetli kadınlar,

Allah’ı çok anan erkekler ve çok anan kadınlar;

işte Allah onların hepsine bağışlanma ve büyük bir ödül hazırlamıştır.

10489882_10152200705473994_5105372681327242596_n

 

Cehalet Mutluluk Değil

Bugün mutlulukla ışıldayan gözler olduğu kadar hüzünlü uzaklara çakılmış gözler de tiyatro sahnesindeki yerini alacak her zaman olduğu gibi. Hiç bir şey geçmiş de kalmıyor, hiçbirşey eskimiyor. Sadece acıyla yaşanmış yıllar ile şimdiki zamanın arasındaki uzaklık artıyor. Her gönül kırıklığı, olduğu gibi sapasağlam yerinde duruyor. Yolun yarısını geçmiş yaşınla şimdi sen, gene altı yaş yüreğine döneceksin bugün. Arkadaşın babasının elinden tutmuş parka giderken mutlulukla, sen kapının eşiğinde oturup öylece baka kalacaksın arkalarından. Anneannenin yan bahçe komşusu olan kadın, ailece yiyecekleri yemek için masa kurma telaşında olacak ve sen o masa da yer alabilmek için can atacaksın bugün. Neden anne ve babanın yanında olmadığını defalarca sormuş olsanda ve gerekli cevabı her defasında almış olsanda bu soru ömrün boyunca peşini bırakmayacak. O kapının eşiğinde mahzunca oturulan zamanlar, ömrün boyunca gözlerinin üstünde perde gibi asılı kalacak. O perde büyük bir iştahla, senin görmen gerekenleri görmemen için görev yapacak hayatın boyunca…
Gençlik yıllarına eriştiğinde o küçük mahzun çocuğun gözbebeklerindeki hüzün hala kaybolmamış olacak. Hiç kimseye güvenemeyeceksin, herkesin seni nasıl olsa terk edeceği olasılığı ile kimseye teslim edemeyeceksin yüreğini. O hassas terazide ağır basan taraf hep kendine güvenmemek olacak. Senin için doğru olan şeyin kalmak mı, koşmak mı, varmak mı olduğunu hiçbir zaman çözemeyeceksin. En sıkıntılı zamanlarında kendi kendine konuşmak zorunda kalmak ve buna alışmak, hayatına girecek insanları senin için değersiz kılacak. Nasıl olsa kendi kendine öğrendin güçlü olmayı. Kimselere ihtiyacın yok. Üniversite arkadaşlarınla Hümanizm’den dem vurup, özgürlük, barış, demokrasi diye haykırsan da sokak ortalarında, içinden yükselen o mahsun çocuğun sesi, senin sesini ezip yok edecek. Dilin inanmadığın şeyler söylese de içindeki çocuk doğruları haykıracak yüzüne.
“Sen insanları sevmiyorsun ki, sevmediğin insanlar için nasıl güzel yarınlar dileyebilirsin.”
“Seni acılar içinde kıvrandıran insanlar için nasıl güzel bir dünya isteyebilirsin.”
Hatta çoğu zaman “o çok inandıkları Tanrı’ları gerçekleştirsin bütün güzellikleri” dediğin anlarda olmadı değil. Ama her defasında “cehalet mutluluktur” sözünü hatırlayıp hem kendi mutsuzluğunun çok bilmekten kaynaklı olduğuna delil getiriyordun hemde rakiplerinin ne kadar cahil olduklarını iddia etmen, kibirlenmen seni iyi hissettiriyordu. Bir taşla iki kuş vurmak güzeldi, zevkliydi, bir nebze de olsa acını hafifletiyordu. Çocuk gözlerindeki perde her zaman iş başındaydı tabii ki. Eğlenceli başka taraflarda vardı, özellikle içkili sofralarda ateist olduğunu söylemen insanların ilgisini çekiyor, bakışların senin üzerinde toplanması hoşuna gidiyordu. İlgiye, dikkat çekmeye hasret küçük çocuğun yüreği bu esnalarda mutlulukla kendinden geçiyordu. Onlar seni dinledikçe sen büyüyor, büyüyordun. Sen anlattıkça onlar küçülüyor, küçülüyordu senin gözünde…
Okulu bitirdikten sonra sana hiçbir zaman verilemeyen o sıcak aile yuvasını kendin kurmak istedin. Herşey senin yönetimindeyken ve diğer cahil insanlar gibi cahilde değilken bunu başarmak çok kolay göründü gözüne. Öyle ya sen acıların içinden geçmiş, kendini, tüm dünyayı çözmüş ve sürüden olmayan bir insan olarak bunu yapabilirdin. Ama yapamadın. Evlendiğin kadın senin evlendiğin kadın değildi, evlendikten sonra farklı bir kadınla aynı evi paylaştığını fark ettin. Daha bebek yaşındaki kızınla eşini bırakıp yurtdışına attın kendini…
Yıllar birbirini kovaladı ve şimdi sen yaşadığın onca şeyin sorgusunu halen tamamlayabilmiş değilsin. Hayatın zevklerine ve kendi kibrine tutunduğun kadar içindeki mahzun çocuğun iç çekişlerine aldırsaydın belki de bu tiyatroda kendine biçtiğin rol çok daha farklı olacaktı. Oysa kendine acımaktan yada başkalarının seni mutsuz etmelerinin suçunu karşındakiler de aramayı bırakıp bir an için bile olsa silkelenebilseydin keşke. Tabii ki o mahzun küçük çocuğun hiçbir suçu yoktu. O çocuk sadece başkalarının imtihan aracıydı. Tıpkı senin küçük bebeğinin senin imtihanın olduğu gibi…
Senin asla inanmadığın o Allah insanların önüne türlü planlar getirir. Farklı zamanlarda, farklı mekanlarda senin hiç farkına varmadığın ama farkına vardığında senin imtihanı başarı ile geçmen anlamına geleceği bir takım uyarıcılar gönderir. Senin uyarıcında sana geldi. Belki fark ettin belki de edemedin. O uyarıcı sana uydurulmuş bir dinden dolayı senin ateist olduğunu söyledi. Belki duydun belki de duyamadın. O uyarıcı sana tüm merhametiyle sana göremediklerini göstermeye çalıştı, sana izlemen gereken yolun ucunu gösterdi. Belki gördün belki de göremedin. Belki de Yaratıcının diğer uyarısına kadar bir sürü acılar daha çekerek, kendine hayatı katlanılamaz bir hale getirip, karamsarlığının içinde son çırpınışlarını yapacaksın. Belki bıkmadan yorulmadan Yoga ve NLP koçlarından medet umacaksın hayatın boyunca. Ve birgün kapını çalan o ölüm meleği belirecek bütün gerçekliği ile…
Sonrasındaysa sonsuz bir hiçlik…
………………………………………………..
Bazen daldığın eğlenceden, oyalanmalardan kendini alamazsın bu ömür girdabında. Bazen en yakınındakileri göremezsin, görebildiklerini de en uzağa fırlatırsın bazen hışımla… Tüm gerçekleri bildiğini sanırsın ama bir bakmışsın tüm gerçekler birer yalan zinciri gibi kıvrılıp durmakta karşında. Maharet yalanın yalan olduğunu anlamaktır çoğu kez. Bazen Yüce bir Yaratıcı tarafından korunup, kollandığını anlamaz, nankörlük edersin kibrine zirve yaptırıp. Cehaletin mutluluk değil bilginin mutluluk getirdiğini anlatır Yaratıcın sana… Bazen anlarsın. Bazen uyanırsın.
Bazen de yazarsın şiir olur:
Beni düşün, beni an gözyaşlarında,
Ben ki yaraları sarılmamış,
Yorgun bir şehirim avuçlarında.

..
.

Yunus-62: Allah’ın dostları için ne bir korku vardır, ne de üzülürler.

Yunus-63: Onlar ki, inandılar ve erdemli davrandılar.

Yunus-64: Dünya hayatında da ahirette de mutluluk onlarındır. Allah’ın kelimeleri (verdiği söz) değişmez. İşte bu, en büyük zaferdir.

10313308_10152131926458994_8312068863796111974_n

Kıyıları Talan Edilmiş Hayatlar

Sen bir devrin, dini yaşamanın çağdışı olduğuna inandırılmış ve bu  zihniyetle yoğrulmuş şanssız bir adamıydın. Kimselere açmadığın iç dünyanda ne fırtınalar koptu, hiç kimse anlayamadı yaşadığın müddetçe. Sen bile anlayamazken insanların anlayamaması çok da tuhaf değildi. Yaşamın hep güzel yanlarını görmek istedin, acılar üzüntüler hiç sana göre değildi. Arkadaşlarınla içtiğin bir duble rakı ve yediğin nefis balıkla sadece gününü yaşayıp zamanını doldurmak istedin. Çünkü anlayamadığın şeyleri açıklayabilecek kimse yoktu etrafında. Sana ışık tutacak, seni karanlıklarından kurtaracak hiç kimse…

Sen kötü bir insan değildin aslında. Sana kesmen için tavuk verildiğinde kesemezdin, kurban bayramlarında bahçelerdeki manzarayı görmemek için başını öne eğip kendini bir an önce kahveye atmaya çabalardın, kan görünce bayılacak gibi olurdun, seni ne kadar kışkırtsa bile eşine bir kere el kaldırmadın, çocuklarına kısıtlamalar, yasaklar koymadın. Senin derdin kendinleydi herzaman. Ne kendine anlam verebildin ne de başkalarının yaptıklarına…

İnsanlarla her zaman aranda görünmez uçurumlar oldu dipsiz bucaksız. İnsanların dedikodu yapmaları, paraya güce tapmaları, kendilerini kadınlardan üstün görmeleri ve onlara zulmetmeleri, bayram sabahı şık giysiler giydiğinde sana olan alaycı bakışları, sen öfkelendiğinde seni yatıştırmayı beceremeyenleri, içindeki öfkeyi sebepsiz sananları anlamadın hiçbir zaman, insanlar sana cephe almış gibiydiler sanki. Kendini hiç bu dünyaya ait hissetmedin. Tuhaf giden birşeyler vardı ama çözemedin…

Hayatı ciddiye almak ile almamak arasında sürekli gittin geldin. İçinde hissettiğin boşluğu denizlere açılıp balık tutarak doldurabileceğini zannettin. Ama dolmadı. Kıyıya çıktığında yırtılmış ağları tamir ederek zaman geçirip dolduracağını zannettin ama dolmadı. Akşam olduğunda birkaç arkadaş rakı sofrasına oturup eski plakları dinleyerek dolacağını ümit ettin ama dolmadı. Sabah olduğunda bahçendeki meyve ağaçlarını budayınca, gül fidanlarını ekince dolacağını zannettin ama dolmadı…

Sen kendinle savaş verirken iç dünyanda,  insanlardan uzaklaşman gün be gün arttı ama yaklaşacağın o şeyi bir türlü bulamadın. Oysa insan birşeyden uzaklaşırken başka birşeye yaklaşmalıydı. O neydi bulamadın. Sana gaddar, bencil hatta deli diyenler çoğaldıkça  sen o kıyıda daha çok vakit geçirmeye başladın. Bir adım atıp o azgın dalgalarla boğuşup zaferini ilan edemedin. Oysa o herkesin şikayet ettiği inatçılığınla nasıl da galip gelirdin medeniyet sanılan o dişli canavara. Oysa o özgürlükçü ruhunla nasılda yakışırdı sana takva elbisesi. Oysa o eşitlikten, adaletten yana olan kelimelerinle nasıl da güzel, temiz cümleler kurardın. Oysa o barışçı beyninle nasılda güzel huzur dağıtırdın çatışmayı seven insanlara…

Sen gittikten sonra çok şeyler değişti. Şimdi insanlar içlerindeki o boşlukları Yaratıcısının Sözleri ile doldurmayı başardı. Senin anlam veremediğin birçok şey anlam kazandı, soru işaretleri giderildi. Doğru sanılan ve senin hep karşı geldiğin şeylerin aslında doğru değil ustalıkla süslenmiş, bezenmiş şeytan işi olduğu ortaya çıktı. Hakikate ulaşan bir çok insan akın akın ateş böcekleri gibi ışık yaymaya, arsız bitkiler gibi tohum atmaya başladı. Bir yalan çağı kapanıp gerçeklerin çağı açıldı. Kıyıları talan edilmiş yüzlerce deniz, kabaran dev dalgaların ardından huzura, güvene, dinginliğe kavuştu.

Evet sen bir devrin modernlik uğruna bir takım uhrevi duygularını yitirmiş kayıp adamlarından birisin.  Sen bir devrin yalana dolana bulanmış uydurulmuş dininde yönünü bulamamış, en talihsiz zaman aralığında yaşamış en talihsiz adamlarından birisin. Allah’ın gerçeklerini örten zalimlerin kurbanısın, ne ilksin ne de son olacaksın.

Rabbim affetsin…

HUD-18: Uydurmaları Allah’a yakıştırandan daha zalim kim olabilir? Onlar Rab’lerinin huzuruna çıkarılır ve tanıklar: “İşte Rab’leri hakkında yalan uyduranlar bunlardır,” diyecekler. Allah’ın laneti zalimleredir.

ocean_onpage