Tag Archive | Secde

Unutturulan Ayetler

Tüm hayatınız boyunca ne sıklıkla karşılaştığınızı bilemiyorum ama benim çoğunlukla gördüğüm, toplumumuzda çok sevilen bir tutum var. Din ile ilgili çok derin araştırma yapmamış, sadece anne- babasından duyduklarıyla dinini yaşamaya çalışan insanların çoğunda “aman evimizde, ailemizde; inanan, ibadetlerini yapan bir kişi bile olsa mutlaka bulunsun” diye düşünülür. Bu kişi evin reisi yada hanımı olabilir. Eğer evin reisi dini ibadetlerini yapmayan biri ise hanımının dindar olmasından mutlu olur. Onu emniyet sibobu gibi görür. Onun yaptığı ibadetlerin kendisine de bir faydası olabileceğini düşünür. Yada tam tersi olsun, evin hanımı dini ibadetlerini yerine getirmesin, evin reisi ibadetlerini yapıyor olsun. Bu seferde evin hanımı kocasının yaptığı ibadetlerden kendisinin de nasipleneceğini, hesabına sevaplar yazılacağını düşünür. Başta da dediğim gibi bu gibi durumlara ne kadar rastladınız bilmiyorum. Ancak iyi bir gözlem yaptığınızda bu durumun ne kadar yaygın olduğunu göreceksiniz. Gözlem yapmanın da püf noktaları var elbette. Gözlem yaparken tamamen objektif olmalısınız. Yani şu benim akrabamdır, şunu görmeyeyim, aman şu kişiyi de çok severim, o ne yaparsa doğru yapar gibi duygularınızı bir tarafa bırakmanız gerekir. Adeta kasaba gitmiş tüm sinir uçlarınızı aldırmış gibi hareket etmeniz en doğru bakış açısını kazandırır size. Bunu yapabildiğiniz andan itibaren sadece yukarıda bahsettiğim terslikten başka diğer göremediğiniz terslikleri de görebileceğinizden emin olabilirsiniz. Bunu yapabilmeyi başarmak; doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü, siyah ile beyazı ayırt edebilmenizde mihenk taşı olacaktır.

Tam bu nokta da diyebilirsiniz ki ben bunları başarmak istemiyorum, sevdiklerimle, ailemle, akrabalarımla, arkadaşlarımla iyi ilişkilerim var ve bozulmasını istemiyorum. Tabii ki böyle bir seçim hakkınız var. Ama unutmayın ki bu dünyada imtihan edilmemizin yegane başlık konusu doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü, siyah ile beyazı birbirinden ayırt etme sanatını öğrenmemizdir. Ki Yaratıcımız bize yardımcı olacak bir Kitap indirmiştir zaten. Gerçeği inkar edenlere gelecek olan azabı haber versin, gerçeği kabul edenlere de kazanacakları ödülü müjdelesin diye. Başımıza geleceklerden haberimiz yoktu demesin kimse diye. Hangi yöne döneceğini bilemeyenlere bir rehber olsun diye.

En başta örnek verdiğim aile tipinin yanlış veya doğru yolda olduğunu anlamamıza yardım edebilecek tek yardımcı Kitap tabii ki Kuran’dır. Objektif olmaya karar verdikten sonra anlamaya çalışmak için başvuracağımız tek kaynak Kuran olmalıdır. Çünkü örnekteki aile bireyleri tamamen dini bir konudan dini bir çıkarım yaparak kendilerini rahatlatıyor ve boş bir beklenti ile belki de tüm ömürlerini bu şekilde geçirecek. Kısaca evin reisi hanımından, hanımı kocasından nemalanacağını sanıyor. Hesap gününde birbirlerine yardım edeceklerini sanıyorlar. Aracılık yapabileceklerini hayal ediyorlar.

Niyetimiz gerçeğe ulaşmak ise şimdi birde Allah’ın sözlerine bakalım.

Allah Kuran’da birçok yerde hepimizin tek başımıza huzuruna geleceğimizi, hiç kimsenin kimseye yardımcı olamayacağını bildiriyor. Tamamen yapayalnızız. Bu durum yalnızlıktan hoşlanmayan, sürü halinde yaşamaya alışmış, çoğunluğun akış yönüne doğru akmayı alışkanlık haline getirmiş, tek bir birey olmanın sorumluluğunu bir türlü kabullenemeyen, dayanmak için sürekli bir omuz arayan insanlar için felaket bir durum. Ancak kendine güvenen, rehberi Kuran olan, yaptığı hataların yada güzelliklerin sorumluluğunu taşıyabilen ve buna göre muamele görmek isteyen, yaptıklarının karşılığını hardal tanesi kadar bile olsa almak isteyen, tüm ömrünü iyiye, doğruya ulaşmak için harcamış bir kişi için en adaletli olan sahne bu sahnedir. Onu tatmin edecek, kendini güvende hissettirecek, adaletin yerini bulduğunu düşüneceği tek mahkeme bu mahkemedir. İyiliklerinin ödülünü ve geçmişte yapmış olup bir daha yapmamak üzere tövbe ettiği kötülüklerinin affedilip affedilmediğini göreceği en hassas terazi bu terazidir.

Allah Tahrim Suresi 10. Ayette Nuh ve Lut’un eşlerini örnek olarak veriyor. Doğru yoldan saptıkları için, kocaları bilgelik verilen kişiler olsa bile helak edilenlerle beraber helak edildiğini bildiriyor bize. Aracılık kurumu Allah katında onaylanan bir durum olsaydı, hatır- gönül işi araya girseydi bu kadınlar helak edilenler arasında yer almazdı.

Allah’ın kelimeleri tükenmiyor ve 11. Ayette gene örnek veriyor. Bu kez Firavun’un imanlı eşi “beni kurtar” diye yakarıyor Allah’a. Bu yakarıştan anlıyoruz ki gerçeğe ulaşmış, Allah’a gönülden teslim olmuş bir kadın zenginlik, makam, para, mal içinde dahi olsa bulunduğu şartları kabullenip oturamaz. Dünyalık sevgisi Allah’ın sevgisinin önüne geçemez. Adalet duygusunu kocamdır, çocuğumdur, akrabamdır, halkımdır diye içinde sindirip, yanlışa yelken açamaz. Gerçek bir Müslüman (Allah’a teslim olan) yanlışı, kötüyü fark edip, birtakım şeylerini kaybetmemek için sineye çekemez. En yakınlarından zulüm görüyorsa zulme katlanarak, ödülünü ahiret de alacağını sanarak durumunu devam ettiremez. Çoğu insan kafa kesmek, dövmek vs. gibi uğranılan fiziksel şiddetleri zulüm zannediyor. Hayır. Zulüm sadece fiziksel olmaz. Bir ömür boyunca etkilerini birebir iç dünyanızda yaşayacağınız psikolojik şiddet de bir zulümdür. İnsanın kendi kendine yaptığı; gerçeklerle yüzyüze gelmemek, gerçeklerden korkmak, cesaretsizliğinden dolayı bir sürü olumsuz şeyi yüklenmek gibi tutumlar da zulümdür. Allah zalimleri sevmez derken, tüm bunları kastettiğini anlamamız gerekir.

Ben günümüzde sırf kocası bir üst model bulaşık makinesi alsın diye kendinden, dininden taviz veren kadınları gördükçe Firavun’un karısına daha çok saygı duyuyorum. Zenginliğin ve makamın ortasındayken iman ederek başkaldırıp, Allah’a teslim olmak, sadece O’na dayanıp, sığınmak tam da böyle bir şey…

Ve son olarak da gönülden Allah’a yönelen kadınlara örnek olarak Meryem’i işaret ediyor bizlere 12. Ayetinde. Meryem’in yaşadığı çağdaki toplumsal baskıları düşündüğümüzde, onun yaşadıkları hiç de kolay değildi. Baskılar, dedikodular yüzünden yolunu, yönünü değiştirmedi. Yaşayacakları; toplumuna ne kadar ters gelecek olsa da, bütün dikkatleri üzerine çekecek olsa da, görevini başarıyla tamamladı. İsyan etmedi, ben bunu yapamam demedi, ben güçsüzüm, zayıfım, bana ağır gelir demedi, beni dışlarlar demedi. Tüm zorlukları göğüsleyerek sadece Allah’a teslim oldu, O’na güvendi.

Allah bizlere bu örnekleri boşuna vermiyor elbette. Her birinden kendi yaşamlarımıza aktarabileceğimiz, bakış açılarımızı doğru yönlere çevirmemize yardım edecek, yanlışı-doğruyu, iyiyi-kötüyü ayırabilmemiz için bize klavuzluk edecek ibretler var. Ama ne yazık ki özellikle kadınlar ile ilgili Ayetler sümen altı edilir gibi, kimsecikler görmesin başımıza bela olurlar der gibi, gün yüzüne çıkartmama gayretleri var.

Bir sürü hadis kitaplarını, ilmihal kitaplarını, çok sevdikleri hocalarının kitaplarını kendine rehber edinmiş kişiler, sadece Kuran’ı rehber edinmiş kişilere “asırlardır gelen geçen onca insan İslam’ı anlayamadılar da siz mi anladınız bir tek” diyerek eleştiriyor. Yani çoğunluğa bakarak azınlık olanların yanlış yolda olduklarını savunuyorlar. Bu kişiler sanıyorlar ki sonsuz bir cennet var, bu sonsuz cenneti doldurmak için çok insanın bu cennete girmesi lazım, bu yüzdende cenneti hak edenlerin çoğunluk bir kısmı oluşturmaları gerekiyor. Hayır. Gerçek hiç de öyle değil. Allah’ın doldurmak yada dolduramamak gibi bir kaygısı yok. O sonsuz bir cennet yaratır, içine sadece 2 kişi de alabilir. Ve bu kişilere yukardaki kadın örneklerini neden sakladıklarını, kadınlara iyi eş ve iyi anne olmanın dışında neden Allah’a iyi bir kul olmanın en önemli görev olduğunu enjekte etmediklerini sormak isterim. Yoksa işlerine mi gelmedi. Asırlardır o kadar insan geldi geçti neden kadınların dinlerini öğrenmeleri istenmedi. Neden kocalarına başkaldıran kadınlar övülüp, yüceltilmedi. Yoksa kadınları sadece bu dünyanın eğlencesi, menfaati gibi görüp, burda gününüzü gün edip cennette alacağınız hurileri mi hayal edip durdunuz. Zaten huri hayali kuran bir adama nasıl güvenir de evlenir kadınlar anlamış değilim.

Neyse; sonuç olarak eğer yanlışlar içersinde bir hayat sürmek istemiyorsak etrafımızı çok iyi gözlemlemeli ve rehber olarak mutlaka Kuran’dan yardım almalıyız. Zaten ben doğru olanı yaşayacağım ve bunda kararlıyım diye bir inatla yola çıktığınızda Allah, önce hafif şiddetli sarsıntılarla ardından dingin bir huzura kavuşacağınız yol arkadaşınızı size yoldaş edecektir. Ve bu yoldaş çoğu zaman size tek başınıza Allah’a döneceğini söylerken, aslında yalnız olmadığınızı Allah’ın her zaman size eşlik ettiğini, dünya hayatımızdaki herşeyin, herkesin gelip geçici olduğunu tek baki olanın Allah olduğunu hissettirecektir.

Tahrim : 10 Allah inkârcılara, Nuh’un karısı ile Lut’un karısını örnek verir. İki erdemli kulumuzun nikahı altında bulunuyorlardı; ancak onlara ihanette bulundular. Kocaları Allah’tan gelen hiçbir şeyi o ikisinden savamadı. İkisine de “Girenlerle birlikte cehenneme girin” denildi.

Tahrim : 11 Allah gerçeği onaylayanlara, Firavunun hanımını örnek verir. O, “Rabbim, benim için bahçede bir ev kur ve beni Firavundan ve yaptıklarından kurtar; beni bu zalim halktan kurtar” demişti.

Tahrim : 12 Ve İmran kızı Meryem de… O, iffetini korudu, biz de ruhumuzdan ona üfledik. O Rabbinin kelimelerine ve kitaplarını onayladı; itaat edenlerden oldu.

10356757_907947355944248_5258634305439005593_n

Bugün Günlerden Uyantesi

İnsanın hayatında öyle anlar vardır ki bazen; bir adım atsan uçurum, bir adım geri atsan tüm yüklerinden kurtulacağın bir ferahlık. Bazen yıllarını boş boş harcadığını düşünürsün ama o ferahlığa kavuşursan eğer aslında hiçbir şeyin boş geçmediğini, o ferahlığa kavuşman için bir ön hazırlık yaşadığını anlarsın.
Belki gökyüzüne, muhteşem bir kelebeğe, kokusu baş döndüren bir sümbüle baktığımızda, o an hiçbirşey düşünmemiş olabiliriz, bu güzellikler neden var diye iç geçirmemiş de olabiliriz. Ama gördüğümüz, tattığımız tüm güzellikler hafızamızın en ücra köşelerinde kayıt altına alınır ve zamanı gelince gün yüzüne çıkmak için sabırla bekler.
Kayıt altına aldığımız sadece güzellikler değildir. En mutsuz anlarımız da, adeta yaşadığımız güzelliklerin kayıtlarını silmeye zorlarcasına tüm hayatımızda kurulur, baş köşeye oturur. Güzellikleri sorgulamayız ama çoğu zaman mutsuzluklarımızı sorgularız. Ama bu sorgulama bunları neden yaşadım gibisinden değil, ben daha iyi şeylere layıkken bunları yaşamamalıydım şeklinde olur. Yani insan hep kendisini iyi şeyler yaşamaya layık ve yeterli görerek, sorması gerekli olan o en önemli soruları sormayı unutur.
Bazen yapmaktan çok zevk aldığımız bir alışkanlıktan zaman içersinde vazgeçtiğimizi görürüz. Bazen uygunsuz bir şey yapmaya hazırlanmışken son anda görünmedik bir el onu yapmamızı engellemiştir. Bazen çok istediğimiz bir evlilikten son anda dönmüşüzdür. Bazen çok eğlendiğimizi sandığımız arkadaşlarımızla aslında paylaşacak ne kadar az şey olduğunu görmüşüzdür. Bazen para kazanma telaşıyla çalışıp didinirken durup, benim yaşamım fatura ödemekle mi geçecek, ben bunun için mi bu yaşam hakkımı edindim diye düşünmüşüzdür.
Tüm bu yaşadığımız şeyleri hiç garipsemeden, hep hayatın içinde alışa gelmiş yaşanılan şeyler sanarak, ardında ne olduğunu düşünmeden yeni heyecanlara yol alırız. Tüm yaşamımızı bu şekilde geçirmeye razı olarak.
Ta ki o uçurumun kenarına gelene kadar.
O öyle bir uçurum ki; ya bu zamana kadar yaşadığınız şeylerin aynısını tekrar tekrar yaşamanız için sizi yutuverecek yada geri dönmemek üzere, tek yön gidiş bileti tutuşturuverecek elinize. O biletin hediyesi de var üstelik. Eğer biletin yanında verilen kılavuz Kitab’a sadık kalınırsa sonsuzluk hediyesi kazanacaksınız.
Zor bir karar gibi görünse de bileti almaya karar verdikten sonraki yaşamınızda herşeyin yerli yerine oturduğunu kendi gözlerinizle hayretle görüp, şükretmelere doyamayacağınız anlar sizi bekliyor olacak. Tüm yaşamınız boyunca elinizde evirip çevirdiğiniz şah taşınızla, içinizde bir elma kurdu gibi sizi kemiren düşmanın şahını nasıl mat ettiğinizi görebileceksiniz.
İşte o zaman;
Bir zamanlar hafızanızda kayıt altına alınan tüm güzellikler, sizin hayata güzel bakmanızı sağlamak için saklandıkları ücra köşelerinden çıkıp bakışlarınıza hükmetmeye başlayacak.
İşte o zaman;
Bu güzellikleri yaratmaya gücü yetenin size sonsuz güzellikler içinde bir yaşam yaratmaya da gücünün yeteceğini anlayacaksınız.
İşte o zaman;
Görünmeyen bir elin size geçmiş yaşamınızda yardım ettiğini, sizi koruyup kolladığını farkedip; sizin tüm bunlardan haberiniz dahi yokken, O’nun sizi kuşatmasından, O’nun ne kadar merhametli ve lütufkar olduğunu anlayacaksınız.
İşte o zaman;
Aslında yaşadığınız tüm iyi yada kötü şeylerin bu günleriniz için bir hazırlanma dönemi olduğunu, hiçbirşeyin boşyere yaşanmadığını anlayıp keşke daha önce farkedebilseydim demeye başlayacaksınız.
İşte bu cümleler bunun için kuruldu. Kelimeler en anlaşılabilir halde yan yana geldi, kimse keşke demesin diye.
Hafızada kaydedilmiş güzellikler “ben burdayım, ben burdayım” çığırtkanlığı yapabilsinler diye…

Yüce Yaratıcımız her yarattığı kulunun bir Uyantesi günü yaşaması için çeşitli uyarılar gönderir. Birazcık kendi haline kalıp düşünen bir kişi kendisi için hazırlanmış bir Uyantesi günü olduğunu anlayıp, Yaratıcısının sözlerini merak edip Kitab’ına yönelebilir.
Ancak; sanki iyi insan olmanın kitabını kendisi yazmış gibi ben zaten iyi bir insanım diyen, sadece arkadaş ve sosyal çevre edinmeyi amaçlamış, kendisine sadece bir ekmek gibi nimet olarak sunulmuş çocuğuna bakmayı amaç edinmiş, Allah’ın yoluna yönelirse buzlu rakısından vazgeçmek zorunda kalacağını düşünenerek işine gelmeyen, kandillerde günahlarım bağışlanır nasılsa deyip kendini avutan, kendisine sonsuz hayatı için hiçbir yararı olmayacak mal mülk sevdasına kapılmış, siyasi liderinin koltuk kapabilmesi için bütün hayatını kapsayacak şekilde canla başla mücadele etmeyi kendisine görev edinmiş, elaleme modern görünmek için dinden uzak durmaya çalışan insan evladı O’nun Kitab’ından yüz çevirerek nankörlük yapmayı daha kolay bulur.

Keşke insana hiçbir getirisi olmayan gelenekleri allayıp pullayıp, renkli ışıklarla cazibe kazandırıp, renkli şekerler ile çocukların hoşuna gitmesi için bile uğraşan bizler bir Uyantesi günü uydurabilseydik. O gün; herkesin kendini ve yaşadıklarını sorguladığı, tertemiz bir yeni sayfa açmak için heyecanla beklediği yılın en önemli günü olsaydı. Tertemiz bir yaşama başlayabilenler diğerlerini özendirmek için uğraş verselerdi. Uyantesi günü ile uyananlar diğer kişilere renkli, cıvıl cıvıl paketlerle Kuran hediye gönderselerdi evlerine. Uyantesi sabahı herkes en güzel giysilerini giyip, birlikte uyanışlarının sevinci olarak birbirini kutlasaydı, selam cennet arkadaşım diye kucaklasaydı. Uyantesi ile uyananlar tüm yıl boyunca evlerinin önüne bir stand kurup ihtiyacı olanların geçerken almaları için yiyecekler yerleştirseydi. Uyantesi akşamı festivaller düzenlenip çocuk, genç, yaşlı herkes uyanışlarının mutluluğunu yaşasaydı.

Uçurumun kenarından bir adım geri hamle yaparak kurtulanların artması dileğiyle…

Karia – 6 : Kimin tartıları ağır gelirse,

Karia – 7 : O mutlu bir hayat içinde olacaktır.

Karia – 8 : Kimin de tartıları hafif gelirse,

Karia – 9: Onun da varacağı yer uçurumdur.

ucurum

Sen Yoksun

İşte bak geçiyorlar bir biri ardınca sıralanmış kara sandukalar içersinde biraz su ve toprak karışımı maddeden bedenler.
Tüm Alem susmuş, zeytin gözler uykuya dalmış…
Duymaya alıştığın sesler yok artık. Ne kulağına hoş gelen içini ürperten müzik ne de çırpınışında hüzünlendiğin dalgaların sesi. Ne kulağında hoş bir seda bırakan o sabah ezanı. Ne de her sonbahar ömrünü tamamlamış, döne döne düşen koca çınar yaprağının hışırtıları. Yok artık ne bir ses nede görebildiğin en uzak ufuktaki renk cümbüşü.
Sahip olmak için ömrünü çalışmakla geçirdiğin, saatlerini seve seve hediye ettiğin eşyaların yok artık.
İlk gençlik hevesiyle tüm dünyada moda olduğu için senin de sahip olmak istediğin ve sonunda sahip olduğun Converse ayakkabılarda artık ayağına olmayacak. Ona sahip olmanın gittiğin yerde sana hiçbir artı sağlamayacağı yoldasın şimdi. Oysa ne çok istemiştin o ayakkabıları. Günlerce anne-babana yalvarmıştın almaları için. Hiçbir şeyi o kadar istememiştin. Eskimesin diye çok az giydin ve yıllarca sakladın o ayakkabıları. O ayakkabılar hala dolabın en altında eski yerinde durmakta… Sen yoksun!
Gençlik yıllarında aşık olup tüm benliğinle sahip olmak istediğin kişi şu an çocukları tarafından horlanarak yıllarını geçirmekte olan bir ihtiyar. Sabahlara kadar onu düşünüp kendine zulüm çektirdiğin insan seni hiç sevmedi ama sen onun için ölümü bile göze alırdın. Ona sahip olmak için aklına gelebilecek her türlü fedakarlığı yapmaya hazırdın. Şimdi nefsinin kötü isteklerine uyduğun için, boş heveslere kapıldığın için yıllarını harcamanın sorgusunu yaşayacağın yere gidiyorsun. Tüm heves ettiklerin, tutkunlukların hala burada, bu maddi dünyada… Sen yoksun!
Şimdi daha iyi hatırlıyorsun. Tüm hayatın boyunca evin, araban, yazlığın olsun istemiştin. Bunlara sahip olmak için iş hayatında bir sürü insanın kafasına basmıştın. Rakiplerini alt etmek uğruna erdemsizce işler yapmıştın hani. Hep senin gibi parayı seven insanları tutmuştun etrafında. İş yapacağın kişilerde ilk aradığın kriter parayı sevip sevmemeleriydi hatırladın mı? Para için her türlü ahlaksızca şeye onay verecek ve yapabilecek kişileri barındırdın hep yanında. Sana doğruları söyleyecek kişilere ihtiyacın yoktu, ayrıca tahammülün de yoktu. Doğruları söyleyen kişiler seni hedefinden alıkoyardı, o yüzden onlar olmamalıydı hayatında. Sana para ve güç kazandıracak insanlar senin en favori kişilerindi. Yolunda ömrünü tükettiğin işinde sana para ve güç kazandırabilecek erdemsiz insanlar hala burada… Sen yoksun!
Yakalandığı hastalıktan kurtulmak için tedaviye ihtiyacı olan ve senin ayak bağı olur diye düşünüp para yardımı yapmadığın öz kardeşin burada… Sen yoksun!
Balkonuna bir ağustos ayında sıcaktan bunalmış ve perişan halde gelen, senin balkonuma alışır ve pisletir diye düşünüp su ve yiyecek vermediğin kumru burada… Sen yoksun!
Tramvay da kucağında 2 yaşında çocuğu ile bir eliyle tutunup zorla dengede durmaya çalışan, senin tipine bakıp düşman olduğun ırktan olduğunu düşünerek yer vermediğin baba hala burada… Sen yoksun!
Manava meyve almak için gittiğinde hemen yanı başında 4-5 tane sivri biber seçmeye çalışan ve kendi elindeki meyve poşetlerine bakıp bir anlık utanma hissi yaşamana neden olan, elini cebine atmadığın Afrikalı genç hala burada… Sen yoksun!
Hani sana yol gösterici olarak indirilen Kitab’ı senin maddi istek ve hedeflerinden alıkoyar diye okumamıştın, okumaktan, bilmekten korkmuştun. Okumadığında bilmediğin şeylerden hesaba çekilmeyeceğini düşünmüştün. Okursan, anlarsan, bilirsen bunu yaşamak zorundaydın. Bu senin dünya hayatından elini eteğini çekmene neden olurdu. Nefsinin kötü yanlarına kapılıp okumadığın, okuduğunda seni her türlü iyilikle sarıp sarmalayacak olan o yol gösterici Kitab tüm görkemiyle hala burada… Sen yoksun!
Şimdi tüm Alem susmuş.
Tüm kulaklar duymaz olmuş.
Tüm gözler kapanmış
Tüm giydirilen bedenler toprağa dönmüş.
Şimdi ertelediğin kendi sesini dinleyebilir, konuşabilirsin artık!!!
Enbiya-35: Her can ölümü tadacaktır. Sizi bir test olarak iyi ve kötü olaylarla sınarız ve dönüşünüz bizedir.
En’am- 60: O’dur, geceleyin sizi öldüren, gündüzün ne işlediğinizi bilen, belli yaşam süresi dolsun diye gündüzün sizi dirilten… Sonra dönüşünüz O’nadır ve yaptıklarınızı size haber verecektir.

240371-13051Z62407100

Andolsun Akıp Giden Zamana

Zaman su gibi akıp giderken avuçlarının arasından, tükenmekte olan ömrünün her anını farkındalık içersinde neden yaşayamıyor insan. Basit bir ameliyat sonrasında, basit bir ödemden ve iltihaplanmadan sonra genç yaşta biten bir yaşamın acısını ancak 3 gün yaşayıp, sonrasında nasıl hiç birşey olmamış gibi vur patlasın, çal oynasın devam edebilir insan. Hiç mi düşünmez insan? O gencecik yitip giden yaşamın, bir uyku halinde başlayıp, uyku halinde son bulmasından hiç mi ders çıkarmaz insan. Aptallık çağı dedikleri çağ bu olsa gerek!!!

Oysa etrafına tüm dikkatini kesilerek baktığında, gencecik biten hayatların nasıl da bomboş, hiç yaşanmamış gibi sonlandığını görebilir. Yada genç olmasında en yaşlısından olsun, dikkatle baktığında bu yaşlı insanın nasıl geldiyse öyle gitmek üzere olduğunu görebilmeli her insan. Nedense genç ölene daha çok vah çekilir, ne kadar da gençti diye. Ama belki de 50 yıl daha eklense ömrüne, yaşlı ölenden hiçbir farkı olmayacak. Hayatında en şahanesinden bir devrim yapamadan, göçüp gidecek bu dünyadan. Yaşamın bir başlangıcı ve bir sonu olduğunu bile bile hazlar peşinde koşmayı amaç edinip, açılmamak üzere kalbini ve gözlerini dağlayan insanları anlamak, herşeyin farkına varmış insanlar için çok zor.

Sanki Yaratıcı ile büyük bir pazarlık yapmışcasına o kadar rahat ki insan, kendine biçilen ömür cetvelinden her milimetreyi en verimli halde kullanması gerekirken, bir başıboşluk içersinde ömür tüketmeyi bir hedef biliyor. Mesele bir insanın baharında hayata veda etmesi değil, o kısa bahara ne kadar yazlar, ne kadar kışlar sığdırabildiğinde. Bir hayata sadece bahar sığdırıp, yaşayıp tükenmektense, o baharın içine kendisine birçok artılar kazandıracak, kendisine ter attıracak yazlar ve kendisini sersemletip, titremesini, kendisine gelmesini sağlayacak ayazlar sığdırabilmeli insan.

Bu boşvermişliğin altında ne var diye düşünüldüğünde, sebeplerden biri “Allah nasıl olsa affeder” rahatlığı olabilir mi acaba?

Evet Yaratıcı’mızın affedici sıfatı var ama bu affetmeyi Allah yolunda çaba gösteren Müminlere lütfedeceğini bilmek gerekir. Yaratıcımız Kitabını Müminlere rehber olması için indirmiştir ve içinde yazılan yasalar, tavsiyeler sadece Müminleri kuşatır. Yani Kuran’ı okuyup ben bu Kitab’ın içindekileri kendime rehber olarak aldım, kabul ettim ve yaşayacağım diye hedef belirledikten ve yaşamaya başladıktan sonra bir insan Mümin olur. O sebepledir ki Allah’ın tüm merhameti, şefkati, affı Müminler üzerinedir. Hal böyle olunca Kuran’ın rehberliğinde yaşam sürmeyi bir kenara bırakalım, Kuran’ın kapağını bile açıp okumamış bir insanın bu lütuflardan nasiplenmesi beklenmemeli.

Günlük yaşamda sık sık görüyoruz, insanlar birbirlerine Allah’ında isminin geçtiği çok güzel dileklerde bulunuyorlar. İnsanların güzel dileklerde bulunması hoş tabii ki ama kendini kandırmaktan öteye gidemeyen hoşluklar bunlar. En basitinden “Allah sabır versin” sözünü düşünürsek, bunu karşı tarafa dileyen bir insan için hoş bir davranış. Ama dilekte bulunulan kişi Allah’ın emirlerini uygulamayı bırakalım, rehber Kitab’ını dahi okumadıysa bu güzel dilek boşlukta sallanıp duran, anlamsız bir dilekten başka birşeye dönüşmez. Dilekte bulunulan kişi Allah’ın yolunda yürüyen bir kişi ise ancak Allah sabır verebilir. Bu sabır da zaten yukarıdan aşağıya bir yıldırım düşmesi gibi bir olay şeklinde gerçekleşmez. Allah’ın sabır vermesi Kuran’ı okuyup, anlayan insanların, Kuran’da sık sık bu dünyanın boş olduğunu vurgulanmasından dolayı veya başımıza gelen her iyi veya kötü şeyde bir hayır aramamız gerektiği için veya Allah’ın Müminlerin dostu olduğunu anlamasıyla kendiliğinden oluşan bir duygudur. Kuran’ın kendisi Mümine bu duygu yolunu açar. Niyetim asla insanları çıkmaza ve karamsarlığa sürüklemek değil, insanları bir hayal dünyasından kurtarıp gerçeklerle yüzyüze gelmesini sağlamaktır. Sonuçta her aklı başında insan; hayale, umuda kapılan insanlar topluluğunun İslam dünyasını ne hale getirdiğini çok iyi görmektedir. Keşke her kelimemiz, her cümlemiz içi dolu, nokta atışı gibi isabetli ve boşa sarfedilmemiş olsa. Ama ne yazık ki farkında olmadan, sadece kibarlıktan yada bizden iyi dileklerde bulunmamız beklendiği için bunları söylüyoruz. Tüm bunları detaylıca düşündüğümüzde, birbiri ardınca gelen ve giden günlerin, saatlerin, dakikaların ve saniyelerin insanlar için aslında bir nimet olduğunu rahatlıkla anlayabiliriz.

Zaman; Allah’ın kullarına bahşettiği en büyük nimetlerden biri. Bizleri bir başı ve sonu olan bir zamanın içersine attı ve bizlerin ne kadar O’nu tanıyabileceğimizi, O’nu gönlümüzde hissedip hissedemeyeceğimizi, zamanın dışında yarattığı sonsuz hayata bizim ne kadar layık olup, olmayacağımızı görmek istiyor. Zamanı iyi değerlendirip, ömrümüzün her saniyesinde düşünüp, tefekkür ederek, neden geldim, neden buradayım sorularının cevabını bulup sonra da Allah’ın ipine sarılıp yaşamamız gerekiyor. Aşağıdaki Ayet herşeyi özetliyor. Zaman aslında bizim lehimize olan bir durum değil, iyi değerlendirmediğimiz takdirde aleyhimize işliyor. O kadar önemli ki bizlerin hayatında; Allah zamana yemin ediyor. Zamanı iyi kullanmayıp, aklını işletmeyenlerin zarar da olduğunu anlayıp silkelenmek, yapılacak en doğru hareket olacaktır.

Herşeyi zamana bırakmanın en iyi çözüm olduğunu düşünmenin bile ne kadar yanlış olduğunu anlayabiliriz eğer samimi bir sorgulama yaparsak. Zamana bırakılan şeyler kendi kendine düzelmez, aksine düzeltmek için insanın maksimum bir hızla çaba sarfetmesi gerekir. Çünkü zamanın bizlere yanlış şeyleri kanıksatma, alıştırma ve gerçekleri sanki önümüzde yıllar varmışcasına ötelemek gibi kötü kazanımları vardır. Bu yüzden zaman geçtikçe insanlar iyiliğe değil, aksine yozlaşmaya gitmektedir.

Asr – 1: Andolsun akıp giden zamana ki;

Asr – 2: İnsanlar zarardadır.

Asr – 3: Ancak gerçeği onaylayıp erdemli davrananlar, birbirlerine gerçeği öğütleyenler ve birbirlerine sabretmeyi öğütleyenler hariç.

2443-110Z50R31732

Geleneği Din Sanma Yanılgısı

Bu yazıyı özellikle Paganizme dikkatleri çekmeyi hedefleyerek hazırlamak istedim. Ne kadar Kuran’ın indirildiği coğrafyaya ve zamana ait anlatımları yaparken putperest ve müşrik kelimelerinden bahsedilse de okuyucunun hayal dünyasında istenilen kurguyu yaratamadığını düşünüyorum. Putperest yada müşrik tasviri yapılınca akıllara gelen tek şey el oymacılığı ile tahtadan yapılmış putlara tapan insanlar oluyor. Oysaki Mekke’de ve civar bölgelerde yaşayan halkın binlerce yıllık gelenekler ve kültürler ile alt yapısı hazırlanmış, uydurularak ve devşirilerek halkın içine işlemiş bir dini ortam olduğunu anlamamız gerekir. Her ne kadar bizim için uyduruk bir din olsa da toplumları binlerce yıl etkisine alabilmiş bir din. Ve şu an bile yeryüzüne hakim olabilen! Neden bu son cümleyi kurduğumu belki yazının sonunda anlamanız mümkün olacaktır.
Aşağıda resmini paylaştığım haritayı gördüğümde başka bir konuyu araştırıyordum ki bu resme rastlayınca bir an durdum ve bu konuda bir şeyler yazmam gerektiğini düşündüm. Bu resim Miladi 600 yılında yani Kuran’ın inmeden az önceki yıllarında, o bölgelerin hangi din hakimiyetinde olduğunu gösteriyor. Resmi görünce aklıma ilk gelen şey Mekke Ayetleri ve Medine Ayetleri oldu. En son Kuran’ı baştan sona okuduğumda ilk önce Mekke Ayetlerini okumuştum. Mekke Ayetlerini bitirdiğimde hiç bu konularda üzerinde düşünmemiş olmama rağmen net bir şekilde bir Tevhid çağrısını görmüştüm. Sanki Peygamberimizi ikna etmeye bir uğraş vardı. Çok yumuşak ve sistemli bir şekilde Peygamberimiz iknaya çalışılıyordu Allah tarafından. Beni çok etkilemişti. Herşey çok doğal ve olması gerektiği gibiydi, hiçbir tuhaflık yoktu. Hiçbir çelişki yoktu bu çalışmalarda. Ve “Ey İnsanlar” diye başlıyordu Ayetler. Tüm insanlara sesleniliyordu ayırım yapılmadan, ister putperest olsun ister Yahudi ister Hristiyan olsun. Bu çağrıda putperest olan putunu bırakacaktı, geleneklerini dinin önünde yaşayan geleneklerini bırakacaktı, başka dinlerin etkisiyle bozulmuş olan dinin mensupları bu gelende Allah’ın Kitabıdır deyip kulak verecekti. Herkes neyi yanlış olarak yaşıyor ise onu terk edip en doğruya yönelecekti. Bir çağrı vardı, bir ikna ediş çabası vardı, bir uyanmaya davet ve sonrasında da eylem planı geleceği belliydi.

Ve eylem planı Medine Ayetleri ile geldi. İnananlar ile inanmayanların artık ayırt edildiği, yumuşak tavrın artık terk edilerek inanan bir insana yakışacak nitelikte bir özgüven ve kararlılıkla mücadele dönemi başladı. Ve Ayetler artık “Ey İnananlar” diye başlıyordu. İnananları tefekküre, derin düşünceye davet edip, Yahudi, Hıristiyan ve münafıklardan bahsediyordu.

Bu kısa özetten sonra dönelim Mekke’de yaşanılan Paganizm ağırlıklı ortama, birazda onların nasıl yaşadıklarını hayal edelim. Paganizmin özünde yani bozulmamış ham halinde tabiat ana inanışı var, tabiî ki çok tehlikesiz, masumane gibi görünüyor ilk bakışta. Ama bu zaman zaman ülkemizde de söylenen “her şeyi tabiat ana yarattı” sözü gibi masum değildi o zamanlar. Yer altı ve yer üstü doğa güçleri olan varlıklar türetti bu inanış. Büyüler, tılsımlar, cinsel sapmalar, ahlaki çöküş, olmayacak şeylerin kutsal yapılması gibi bütün aşırılıklar zaman içersinde bir kültür haline geldi ve nesilden nesile aktarıldı. Bir kötü alışkanlığı bir kimse eğer yeni edinmişse, bunu bırakması kolay olabilir ama bu alışkanlık yüzyıllardan beri yaşanıla geldiyse bu alışkanlığı terk etmek kolay olmayacaktır. Sanılmasın ki bu yanlış uygulamalar, sapmalar, sapkınlıklar sadece Paganizim içersinde yaşanıyordu. Allah’ın Adem’den sonra yeryüzüne indirdiği dini bu tali yollara sapan ve her zamanda buna meyilli olacak olan insanoğlu hep bozmaya çalıştı. Ve insanoğlu bozmaya çalıştıkça Allah Elçiler göndererek sistemini korumaya çalıştı. Paganlar Mekke’de o dönemde hem bir büyük Tanrı hemde onun yanında küçük küçük Tanrılar edinmişti. Kuran inmeden önceki döneme bakarken, sadece el yapımı putlara tapıldığı şeklinde bir bakışın, bizi orada var olan bir kültürün daha sonra İslam’a ne etkileri olduğunu anlamamıza faydası olmayacaktır. Bu yüzden özellikle oradaki varlığa Paganizm vurgusu yapılırsa sadece çok Tanrılı bir inanışı eleştirmekten öteye gidecek, oradaki ahlaki çöküşün, geleneklerin tesirlerini daha iyi anlamamıza imkan verecektir.

Mesela Paganizim’de cinselliğe kutsallık atfedilmişti ve 15 yaşına gelmiş tüm kadınların cinselliği yaşaması gereklilik olarak görülüyordu. Eğer bu konuyu ve Paganizm’in cinselliğe bakışını bilmiyor isek, Peygamberimizin ölümünden birkaç asır sonra uydurulan Hadislerde neden kadın-erkek cinselliğinden bu kadar çok bahsedildiğini anlayamayız. Başka bir örnek vermek gerekirse; eğer Paganizim’de Tanrıya analık-babalık-oğulluk-kızlık gibi atıflar yapıldığını bilmiyorsak ve Hristiyanlıkta teslis inancının kökeninin Paganizim’den geldiğini bilmiyorsak, bununla beraber Hristiyanların Noellerde neden evlerini bahçelerini aydınlattıklarını bilmiyorsak, bugüne geldiğimizde Mirac olayının doğrusunu, yanlış ile yoğrulmuş zihinlere anlatmamız zor olacaktır ve olmaktadır. Son örneği kısaca açmam gerekirse Hristiyanlık Paganizm’den etkilenmiştir ve İsa doğa üstü bir güç olarak gökyüzünde hazır beklemektedir, Hristiyanlar onun yeryüzüne ineceğini düşünerek, aydınlıkta rahatça inmesini istedikleri için evlerini ve bahçelerini aydınlatmaktadır. Aynı şekilde İslam’da da uydurma hikayelere kanan birçok Müslüman, Peygamberimizin doğa üstü güçlerini kullanarak göğe yükseldiğini, orada bir takım pazarlıklar yapıldığını, ölmesine ve bizim duyu organlarımızla algılayamayacağımız bir boyuta göç etmesine rağmen sanki gökyüzünde bir yerlerde hazır bulunuyormuşcasına onun aracı/şefaatçi, kurtarıcı/yardım edici, rüyalara gelip/giden, halihazırda bizi işitip/konuşabilen gibi konumlara getirildiğini görmekteyiz. Allah ne kadar beşer olduğunu ifade etmiş olsada ölümsüz bir süper ötesi güç gibi aramızda olduğunu düşünenler hiç de azımsanmayacak kadar çoklar. Ve maalesef göğe çıkan bir varlığı tekrar yere indirmek zor oluyor. Hristiyanların İsa’yı yere indiremedikleri gibi bizlerde Peygamberimizin bir beşer olup öldüğüne ve göklerde uçmadığına insanları inandırmakta zorluk çekiyoruz.

Paganların ağaçlara ipler, bezler bağladığını, mezarların etrafında törenler yaptıklarını bilmiyorsak, belli günler belirleyip o günlerde Tanrılarından af dilediklerini bilmiyorsak, şu günümüze döndüğümüzde insanların neden ağaç dallarının önünde bez bağlamak için kalabalıklar oluşturduğunu, türbelerin nasıl şirk yuvası olduğunu, insanların Kandil günü afedileceklerini umut ettikleri için, Allah’ın Kitabını okumaya gerek duymadıklarını anlayamayız.
Eğer Paganların cinsel sapmalarını bilmiyorsak;
Allah’ın kimlerle evlenebileceğimiz ile ilgili Ayetinde akrabaları sayarken neden bu kadar ayrıntı verdiğini anlayamayız. Tarihin bir yerlerinde anneleriyle ve kızkardeşleriyle ilişki yaşayanların olduğunu bilmemiz gerekir.
Eğer Allah Ayetinde Regl olan kadınla ilişkiyi yasaklıyor ise bu şu anlama gelir. Demek ki bunu yapanlar var.
Eğer Allah Ayetinde örtülerinizle göğüslerinizi kapatın diyorsa bu; o dönemde göğüsleri açıkta dolaşan kadınlar var demektir. Göğüsleri açıkta dolaşan kadınlar var ise onların başlarındaki örtü saç kapatmak amacıyla başında değil demektir. Zaten cinsel sapmaların yaşandığı bölgelerde kadınların ve erkeklerin kısıtlayıcı tavırlar sergilemesi beklenemez. Herşey serbest ve normaldir. Olaylara bakarken şu andaki ahlaki düşüncelerinizle değil, o dönemdeki insanların yaşadığı şartları hayal ederek bakmanızı öneririm. Ki bu eğer elinizde az da olsa belli başlı bazı doneler var ise zor bir şey değil.

Bu örnekler çokça çoğaltılabilir ama ben tüm bu kıyaslamaları sizin hayal dünyanıza bırakmak istiyorum. Eğer Mekke’de Paganizim gelenekleri etkisinin, Medine’de Yahudi gelenekleri etkisinin var olduğunu bilerek o dönemi anlamaya çalışırsak, Peygamberimizin ve ilk inananların mücadelesinin ne kadar çetin geçtiğini anlayabiliriz. Bu çetin savaş pek çoklarının “yeni bir din gelmiş” algısından çok daha önemli noktalar işaret ediyor. Tüm bu olanlara kemikleşmiş bir gelenek ve hurafe savaşı demek daha doğru olur. Bunu bu şekilde gördüğümüzde sadece Kuran’ı rehber edinmemizin dinimizin diğer dinlerin başına gelen akibetlerden yüzdeyüz koruyacağı garantisini çıkarabiliriz. Çünkü Kuran’ı okuduğumuzda anlarız ki Allah O’nda ne bir hurafeye, ne bir geleneğe, ne de “ben böyle yaptım gayet de güzel olduculuğa” asla geçit vermez…

Peygamberimizin yaptığı bu çetin savaşı yapmadığımız zaman günümüzde olduğu gibi, rüzgarın önüne kapılmış nereye gideceği belli olmayan bir yaprak misali oradan oraya savrulur dururuz. Birileri Allah adına yalanlar uydurur biz Kitap’dan sanırız, birileri kadınlara kendi nefislerine göre bir şablon çizip, kadına o şablonu giydirmeye kalkar dinden sanırız, birileri çıkar hiçbir meziyeti yoktur, para kazanmak için hurafeleri kitap yapıp satar cebine parasını koyar Alim sanırız, yanlışı doğru yapar, Allah’ın yolundan şaşar ama genede kendimizi doğru yolda sanırız…

En’am – 93: Allah adına yalan uydurandan ve kendisine hiçbir şey vahyedilmediği halde, “Bana vahyediliyor” diyenden ve ” Allah’ın indirdiği gibi ben de indireceğim” diyenden daha zalim kim olabilir! Can çekişmesi anında zalimleri bir görsen! melekler, ellerini uzatmıştır: “Canınızı verin! Allah hakkında gerçek olmayanı söylemenizden ve onun vahiy ve işaretlerini  kibir ve gururla karşılamanızdan dolayı bugün utanç verici azapla cezalandırılacaksınız.”

Hejaz600

Bugün Kendine İzin Ver

Her Perşembe Aziz Mahmut Hüdayi camisinde türbenin etrafında döne döne Fatiha okuyup, orada yatan kişinin hatırına dileklerinin kabul edilmesini isteyen, sonrada şeker dağıtan genç kız, gel bugün kendine izin ver!!! Gel bugün sana öğretilen şeyin doğru olup olmadığını sorgula. Orada yatan kişinin hatırına dileğinin neden kabul göreceğini, Allah şahdamarın kadar yakınındayken senin dileklerine neden bir aracı isteyeceğini düşün. Orada yatan kişinin sadece iskeleti oradayken sana ne faydası olabileceğini düşün. Allah aracı kabul etmediğini söylerken senin hala Allah ile arana aracı sokmak için gayret sarfetmenle  Allah’ın hoşnut olup olmayacağını düşün. Bugün senin uyanışına izin verdiğin günün olsun…

Başka şehirde yaşadığı için ilgilenemeyen uzak akrabasının tarlasına ondan habersiz sebzeler ekip, gidip pazarda satıp para kazanan teyze, bugün kendine izin ver!!! O kişiye telefon açıp yıllardır tarlasını ekip biçtiğini, para kazandığını hakkını helal etmesini söyle. Hatta Allah’ın da bu yaptığından dolayı seni affetmesi ümidiyle her hafta ıspanaklı börek yapıp yoksula dağıtacağını söyle. Belki bu yapacağın hayırdan dolayı seni hem tarla sahibi hemde Allah affeder, belli mi olur. Bugün senin kendini hesaba çektiğin izin günün olsun…

Adaletli olmak gibi zor bir sorumluluk yükleyen Rabbine karşı gelip çocuklarının arasında adaleti gözetemeyen anne, gel bugün kendine izin ver!!! Çocuklarını etrafına toplayıp hatalar yaptığını ve bu hatalarından dolayı çocuklarına ayrılık rüzgarlarını reva gördüğünü itiraf et. Allah’ın dinine uygun bir yuva kurma mesuliyetin varken bunu gözetmediğini ve onları Allah’ın dinine yakışır bireyler olarak yetiştirmen gerekirken bunu beceremediğini onların gözlerinin içine bakarak itiraf et. Allah’ın dinini öğrenip O’nun sunduğu yol haritasına göre bir yaşam veremediğin için onlardan af dile. Bugün senin her şeyi itiraf ettiğin izin günün olsun…

Beyaz gelinliğinin içinde kuğu gibi süzülen ve saatler sonra evliliğe adım atacak olan gelin kız, bugün kendine izin ver!!! Seni en güzel şekilde yaratan ve sana duygu, akıl, gören gözler, duyan kulaklar veren Rabbinin sözlerini okumadığını fark et bugün. Senden bir kadın olarak neler beklediğini, bir kadın olarak bu yeryüzündeki değerinin ne olup, ne olmayacağı ile ilgili düşüncelere dal. Haklarını ve insanlar tarafından sana uygulanacak olan haksızlıkları öğrendin mi Yaratıcından? Yaratıcının rızasını kazanacağın bir evlilik mi yapıyorsun? Evlenecek, çocuk doğuracak, büyütecek, eşinin zor günlerinde yanında olacak, yaşlanacak ve öleceksin. Bu mudur senden beklenen? Gel bugün senden bekleneni fark edeceğin izin günün olsun…

Tek başına yaşam mücadelesi veren, üzerindeki 80 yaş yorgunluğu ile kamburu çıkmış vaziyette alışverişini yapmaya çalışan, paketlerini zor taşıyan Matematik hocası teyze, gel bugün kendine izin ver!!! Ölüm korkunu fark edip, karşına geçip sana güleç yüzüyle Kuran’ı anlatmaya çalışan, seninde hayranlıkla dinlediğin o güzel kadının söylediklerine kulak ver. Belki bu yaşına gelmene rağmen yaşamın sırrını çözememiş olabilirsin, sana öğretilenlerin yada kulaktan duyduklarının hepsi yanlış olabilir. O “ne şirin şeysin” dediğin kadının söylediklerini ciddiye alıp bugün açıp Yaratıcının Kitabını oku. Rabbin sana ne söylemiş duymak istemez misin? Soluk aldığın her saniyenin, dakikanın sana verilmiş bir fırsatlar zinciri olduğunun farkına varabilirsin belki. Gerçeğe ulaşman için. Gel bugün bastonuna tutunarak gerçeğe koştuğun izin günün olsun…

Bu satırları belki sıkılarak, belki heyecanla kendinden bir şeyler bularak okuyan okuyucu, bugün sende kendine izin ver!!! Allah’ı unutarak, kendisini unutan olmadığından emin misin? Belki seninde “dini konularda fazla derine inmeyeceksin, görevlerini yap yeter” diyen bir Mali Müşavir arkadaşın olmuştur. Ne dersin? Belki sende fazla derinleşmek ve kafa yormak istemediğin için bu öğüdü çok sevmişsindir. Halbuki Rabbimiz en derinlere dalmamızı istiyor biz kullarından. Okyanustan çıktığımızda belkide takva elbisemiz olacak olan dalgıç giysilerimizi giyip, en derin dehlizlerde görmemizi sağlayacak ultra gözlüklerimizi takıp, bazen şaşkınlıktan nefes alamayacak duruma geldiğimizde bize nefes olacak iki değil dört tüple, bizim o okyanusa dalmamızı istiyor. Eğer benim okyanusuma ön yargılarından kurtularak, bana yakınlaşmayı isteyerek, samimiyetle dalarsan seni eliboş döndürmem, bütün hakikatleri sana gösteririm diyor. Yeterki bana gönülden yönel, teslim ol diyor. Gel bugün senin Rabbinin sözünü işitip, itaat ettiğin, O’na tam bir teslimiyetle yöneldiğin izin günün olsun…

O’nun okyanusunda kaybolduğun kurtuluş günün olsun…

Kaf – 16: İnsanı biz yarattık ve onun kendi kendine neyi fısıldadığını iyi biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız.

10446509_10152231172228994_620004948380649891_n

Sükuna Kavuşmuş Benlik

Kimi insan vardır ikişer  üçer çıkar merdivenlerden. Sabırsızdır, cesurdur, karşılaşacağı şey ne olursa olsun metanetini almış sağ cebine koymuştur ve hazırlamıştır kendini her türlü vukuata. İdealisttir. Onu ilgilendiren yegane şey gerçek ve doğrudur. Gerçek ve doğru olanla karşılaştığında, tüm hayatını değiştirmeye dünden hazırlamıştır kendini. Hazırlamıştır çünkü ona göre bu büyük nimettir, herkese nasip olmayan, kendisinde seçilmiş insan hissi uyandıran bir büyük nimet…
Kimi insan da ürkektir, kendine güvenemez, karşısına çıkacağı her durumdan endişe eder. Basamakların en sonuncusuna geldiğinde karşılaşacağı şeyin onu en derin yerinden sarsmasından korkar. Karşılaşacağı şey iyi yada kötü olsun gerçeklerle yüzyüze gelmenin paniğini yaşar içinde daima. Alışa geldiği şey iyi yada kötü olsun onu yıllar boyunca tüm zerrelerine kadar kuşatmış ve tanıdık, bildik olmanın güven hissini yaşatmıştır.
Bazı insanlar tavşan hızında koşar gerçeğe, bazılarıysa kaplumbağa yavaşlığında herşeye ve tüm gerçeklere geç kalarak yaşar.
Keşke kaplumbağa kadar ömrümüz olsaydı, ama yok!!!
O halde tercihimiz ne olmalı?
Tavşan hızında ve ömründe gerçeğe ulaşmak mı?
Yoksa kaplumbağa hızında ve ömründe yaşayıp belki de gerçeğe ulaşamadan biten bir hayat mı?

Ne tavşanın ne de kaplumbağanın kendilerine tayin edilmiş ömürlerinin sonuna kadar yaşayacakları garantisi de yok üstelik. Tavşan kendinden daha çevik bir tilkinin azgın dişlerinde, kaplumbağa ise bir kavruk yaz gününde çıkan orman yangınında hayatını sonlandırabilir. Bu kıyaslamada önem kazanan ömürler değil, hızdır. Ömür uzun yada kısa olsun bizlere verilen süreyi en iyi şekilde kullanabilmeli ve sanki yarın başımıza ölüm gelecekmiş gibi gerçeğin peşine hızla düşebilmeliyiz.

Yaratıcımız bize Kitabında gerçeğe ulaşmak için ihtiyacımız olan sürenin bizlere verildiğini söylüyor. Yani tavşan ile kaplumbağa yaşları arasındaki ortalama bir yaş bizim gerçeklere ulaşmamız için yetecek bir süre. Önemli olan bu süreyi nasıl geçireceğimiz.
Ya tünelin ucundaki ışığı görüp nasılsa bir ışık göründü diyerek, sonuca varana kadar kendimizi fazla zorlamadan, yaşamın eğlencelerinden kendimizi koparmadan, aman insanlar ne der diye korkarak, Allah’a vereceğimiz en güzel fidyenin kendi hayatımız olduğunu anlamak istemeyerek kaplumbağa hızında yürüyeceğiz.
Yada tünelin ucundaki ışığı görüp ona bir an önce kavuşmak ve o ışığın bizi karanlıklarımızdan kurtaracak ışık olduğu bilinci ile tavşan hızında koşup yakalayacağız avuç içlerimizle. O avucumuzdaki ışık bizi tüm zerrelerimize kadar O’na ait olduğumuzun delili olacak. O ışık avuçlarımızda var oldukça bizi her türlü endişeden, kötülükten, hüzünden koruyacak. O ışık bizim her geçen gün ileriye doğru gelişmemizin, O’na doğru yükselmemizin yegane işareti olacak. Kendi içimizde yapmaya hep korktuğumuz değişikliklere korkusuzca baş kaldırışımızın ilk adımı olacak. O ışık bizim geçmişte yaptığımız her kötü şey için tövbe etmemizin ve yeniden tertemiz bir yaşama başlamamızın itici kuvveti olacak.
O ışık bizlere razı etmiş ve razı edilmiş olarak sükuna kavuşmuş benliklerimizle O’na dönüşün o en güzel yolunu açacak…

Fecr – 27: Ey sükuna kavuşmuş benlik!

Fecr – 28: Dön Rabbine, razı etmiş ve edilmiş olarak!

Fecr – 29: Gir kullarımın arasına!

Fecr – 30: Gir cennetime!

sükuna kavuşmuş benlik