Unutturulan Ayetler

Tüm hayatınız boyunca ne sıklıkla karşılaştığınızı bilemiyorum ama benim çoğunlukla gördüğüm, toplumumuzda çok sevilen bir tutum var. Din ile ilgili çok derin araştırma yapmamış, sadece anne- babasından duyduklarıyla dinini yaşamaya çalışan insanların çoğunda “aman evimizde, ailemizde; inanan, ibadetlerini yapan bir kişi bile olsa mutlaka bulunsun” diye düşünülür. Bu kişi evin reisi yada hanımı olabilir. Eğer evin reisi dini ibadetlerini yapmayan biri ise hanımının dindar olmasından mutlu olur. Onu emniyet sibobu gibi görür. Onun yaptığı ibadetlerin kendisine de bir faydası olabileceğini düşünür. Yada tam tersi olsun, evin hanımı dini ibadetlerini yerine getirmesin, evin reisi ibadetlerini yapıyor olsun. Bu seferde evin hanımı kocasının yaptığı ibadetlerden kendisinin de nasipleneceğini, hesabına sevaplar yazılacağını düşünür. Başta da dediğim gibi bu gibi durumlara ne kadar rastladınız bilmiyorum. Ancak iyi bir gözlem yaptığınızda bu durumun ne kadar yaygın olduğunu göreceksiniz. Gözlem yapmanın da püf noktaları var elbette. Gözlem yaparken tamamen objektif olmalısınız. Yani şu benim akrabamdır, şunu görmeyeyim, aman şu kişiyi de çok severim, o ne yaparsa doğru yapar gibi duygularınızı bir tarafa bırakmanız gerekir. Adeta kasaba gitmiş tüm sinir uçlarınızı aldırmış gibi hareket etmeniz en doğru bakış açısını kazandırır size. Bunu yapabildiğiniz andan itibaren sadece yukarıda bahsettiğim terslikten başka diğer göremediğiniz terslikleri de görebileceğinizden emin olabilirsiniz. Bunu yapabilmeyi başarmak; doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü, siyah ile beyazı ayırt edebilmenizde mihenk taşı olacaktır.

Tam bu nokta da diyebilirsiniz ki ben bunları başarmak istemiyorum, sevdiklerimle, ailemle, akrabalarımla, arkadaşlarımla iyi ilişkilerim var ve bozulmasını istemiyorum. Tabii ki böyle bir seçim hakkınız var. Ama unutmayın ki bu dünyada imtihan edilmemizin yegane başlık konusu doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü, siyah ile beyazı birbirinden ayırt etme sanatını öğrenmemizdir. Ki Yaratıcımız bize yardımcı olacak bir Kitap indirmiştir zaten. Gerçeği inkar edenlere gelecek olan azabı haber versin, gerçeği kabul edenlere de kazanacakları ödülü müjdelesin diye. Başımıza geleceklerden haberimiz yoktu demesin kimse diye. Hangi yöne döneceğini bilemeyenlere bir rehber olsun diye.

En başta örnek verdiğim aile tipinin yanlış veya doğru yolda olduğunu anlamamıza yardım edebilecek tek yardımcı Kitap tabii ki Kuran’dır. Objektif olmaya karar verdikten sonra anlamaya çalışmak için başvuracağımız tek kaynak Kuran olmalıdır. Çünkü örnekteki aile bireyleri tamamen dini bir konudan dini bir çıkarım yaparak kendilerini rahatlatıyor ve boş bir beklenti ile belki de tüm ömürlerini bu şekilde geçirecek. Kısaca evin reisi hanımından, hanımı kocasından nemalanacağını sanıyor. Hesap gününde birbirlerine yardım edeceklerini sanıyorlar. Aracılık yapabileceklerini hayal ediyorlar.

Niyetimiz gerçeğe ulaşmak ise şimdi birde Allah’ın sözlerine bakalım.

Allah Kuran’da birçok yerde hepimizin tek başımıza huzuruna geleceğimizi, hiç kimsenin kimseye yardımcı olamayacağını bildiriyor. Tamamen yapayalnızız. Bu durum yalnızlıktan hoşlanmayan, sürü halinde yaşamaya alışmış, çoğunluğun akış yönüne doğru akmayı alışkanlık haline getirmiş, tek bir birey olmanın sorumluluğunu bir türlü kabullenemeyen, dayanmak için sürekli bir omuz arayan insanlar için felaket bir durum. Ancak kendine güvenen, rehberi Kuran olan, yaptığı hataların yada güzelliklerin sorumluluğunu taşıyabilen ve buna göre muamele görmek isteyen, yaptıklarının karşılığını hardal tanesi kadar bile olsa almak isteyen, tüm ömrünü iyiye, doğruya ulaşmak için harcamış bir kişi için en adaletli olan sahne bu sahnedir. Onu tatmin edecek, kendini güvende hissettirecek, adaletin yerini bulduğunu düşüneceği tek mahkeme bu mahkemedir. İyiliklerinin ödülünü ve geçmişte yapmış olup bir daha yapmamak üzere tövbe ettiği kötülüklerinin affedilip affedilmediğini göreceği en hassas terazi bu terazidir.

Allah Tahrim Suresi 10. Ayette Nuh ve Lut’un eşlerini örnek olarak veriyor. Doğru yoldan saptıkları için, kocaları bilgelik verilen kişiler olsa bile helak edilenlerle beraber helak edildiğini bildiriyor bize. Aracılık kurumu Allah katında onaylanan bir durum olsaydı, hatır- gönül işi araya girseydi bu kadınlar helak edilenler arasında yer almazdı.

Allah’ın kelimeleri tükenmiyor ve 11. Ayette gene örnek veriyor. Bu kez Firavun’un imanlı eşi “beni kurtar” diye yakarıyor Allah’a. Bu yakarıştan anlıyoruz ki gerçeğe ulaşmış, Allah’a gönülden teslim olmuş bir kadın zenginlik, makam, para, mal içinde dahi olsa bulunduğu şartları kabullenip oturamaz. Dünyalık sevgisi Allah’ın sevgisinin önüne geçemez. Adalet duygusunu kocamdır, çocuğumdur, akrabamdır, halkımdır diye içinde sindirip, yanlışa yelken açamaz. Gerçek bir Müslüman (Allah’a teslim olan) yanlışı, kötüyü fark edip, birtakım şeylerini kaybetmemek için sineye çekemez. En yakınlarından zulüm görüyorsa zulme katlanarak, ödülünü ahiret de alacağını sanarak durumunu devam ettiremez. Çoğu insan kafa kesmek, dövmek vs. gibi uğranılan fiziksel şiddetleri zulüm zannediyor. Hayır. Zulüm sadece fiziksel olmaz. Bir ömür boyunca etkilerini birebir iç dünyanızda yaşayacağınız psikolojik şiddet de bir zulümdür. İnsanın kendi kendine yaptığı; gerçeklerle yüzyüze gelmemek, gerçeklerden korkmak, cesaretsizliğinden dolayı bir sürü olumsuz şeyi yüklenmek gibi tutumlar da zulümdür. Allah zalimleri sevmez derken, tüm bunları kastettiğini anlamamız gerekir.

Ben günümüzde sırf kocası bir üst model bulaşık makinesi alsın diye kendinden, dininden taviz veren kadınları gördükçe Firavun’un karısına daha çok saygı duyuyorum. Zenginliğin ve makamın ortasındayken iman ederek başkaldırıp, Allah’a teslim olmak, sadece O’na dayanıp, sığınmak tam da böyle bir şey…

Ve son olarak da gönülden Allah’a yönelen kadınlara örnek olarak Meryem’i işaret ediyor bizlere 12. Ayetinde. Meryem’in yaşadığı çağdaki toplumsal baskıları düşündüğümüzde, onun yaşadıkları hiç de kolay değildi. Baskılar, dedikodular yüzünden yolunu, yönünü değiştirmedi. Yaşayacakları; toplumuna ne kadar ters gelecek olsa da, bütün dikkatleri üzerine çekecek olsa da, görevini başarıyla tamamladı. İsyan etmedi, ben bunu yapamam demedi, ben güçsüzüm, zayıfım, bana ağır gelir demedi, beni dışlarlar demedi. Tüm zorlukları göğüsleyerek sadece Allah’a teslim oldu, O’na güvendi.

Allah bizlere bu örnekleri boşuna vermiyor elbette. Her birinden kendi yaşamlarımıza aktarabileceğimiz, bakış açılarımızı doğru yönlere çevirmemize yardım edecek, yanlışı-doğruyu, iyiyi-kötüyü ayırabilmemiz için bize klavuzluk edecek ibretler var. Ama ne yazık ki özellikle kadınlar ile ilgili Ayetler sümen altı edilir gibi, kimsecikler görmesin başımıza bela olurlar der gibi, gün yüzüne çıkartmama gayretleri var.

Bir sürü hadis kitaplarını, ilmihal kitaplarını, çok sevdikleri hocalarının kitaplarını kendine rehber edinmiş kişiler, sadece Kuran’ı rehber edinmiş kişilere “asırlardır gelen geçen onca insan İslam’ı anlayamadılar da siz mi anladınız bir tek” diyerek eleştiriyor. Yani çoğunluğa bakarak azınlık olanların yanlış yolda olduklarını savunuyorlar. Bu kişiler sanıyorlar ki sonsuz bir cennet var, bu sonsuz cenneti doldurmak için çok insanın bu cennete girmesi lazım, bu yüzdende cenneti hak edenlerin çoğunluk bir kısmı oluşturmaları gerekiyor. Hayır. Gerçek hiç de öyle değil. Allah’ın doldurmak yada dolduramamak gibi bir kaygısı yok. O sonsuz bir cennet yaratır, içine sadece 2 kişi de alabilir. Ve bu kişilere yukardaki kadın örneklerini neden sakladıklarını, kadınlara iyi eş ve iyi anne olmanın dışında neden Allah’a iyi bir kul olmanın en önemli görev olduğunu enjekte etmediklerini sormak isterim. Yoksa işlerine mi gelmedi. Asırlardır o kadar insan geldi geçti neden kadınların dinlerini öğrenmeleri istenmedi. Neden kocalarına başkaldıran kadınlar övülüp, yüceltilmedi. Yoksa kadınları sadece bu dünyanın eğlencesi, menfaati gibi görüp, burda gününüzü gün edip cennette alacağınız hurileri mi hayal edip durdunuz. Zaten huri hayali kuran bir adama nasıl güvenir de evlenir kadınlar anlamış değilim.

Neyse; sonuç olarak eğer yanlışlar içersinde bir hayat sürmek istemiyorsak etrafımızı çok iyi gözlemlemeli ve rehber olarak mutlaka Kuran’dan yardım almalıyız. Zaten ben doğru olanı yaşayacağım ve bunda kararlıyım diye bir inatla yola çıktığınızda Allah, önce hafif şiddetli sarsıntılarla ardından dingin bir huzura kavuşacağınız yol arkadaşınızı size yoldaş edecektir. Ve bu yoldaş çoğu zaman size tek başınıza Allah’a döneceğini söylerken, aslında yalnız olmadığınızı Allah’ın her zaman size eşlik ettiğini, dünya hayatımızdaki herşeyin, herkesin gelip geçici olduğunu tek baki olanın Allah olduğunu hissettirecektir.

Tahrim : 10 Allah inkârcılara, Nuh’un karısı ile Lut’un karısını örnek verir. İki erdemli kulumuzun nikahı altında bulunuyorlardı; ancak onlara ihanette bulundular. Kocaları Allah’tan gelen hiçbir şeyi o ikisinden savamadı. İkisine de “Girenlerle birlikte cehenneme girin” denildi.

Tahrim : 11 Allah gerçeği onaylayanlara, Firavunun hanımını örnek verir. O, “Rabbim, benim için bahçede bir ev kur ve beni Firavundan ve yaptıklarından kurtar; beni bu zalim halktan kurtar” demişti.

Tahrim : 12 Ve İmran kızı Meryem de… O, iffetini korudu, biz de ruhumuzdan ona üfledik. O Rabbinin kelimelerine ve kitaplarını onayladı; itaat edenlerden oldu.

10356757_907947355944248_5258634305439005593_n

Bir Tatlı Huzur

Mevsimlerin gelişini, gidişini ne çok severdik eskiden. Hayatımıza bir meltem esintisiyle girer, bizi ruh halimizden ayıltır, kendimize getirir, yeni yol haritaları çizerdik. Kavurucu sıcağın ortasına düşen bir yağmur damlasında hüzün yerine coşkuya kapılırdık. Soğuk mevsimin son demlerini yaşarken bir bahar gününde, toprağın canlanmasıyla içimizde bin hevesle açılmaya amade tomurcuklar biterdi.

Gökyüzünü hep berrak severdik. Gri bulutlara tahammül edemez, iç sıkıntımızı onlardan sebep bulurduk. Yıldızların uzaklığını beğenmezdik, onlarla aynı tozlardan yaratıldığımızı bilmeden daha yakınımızda olmasını, daha çok ışık saçmasını isterdik. Bazen de bir dilek tutuverirdik kayan yıldızlardan.

Güneşin en çok batarken ki halini seyretmek isterdik. En keyifli yemek sohbetleri gün batımında yapılırdı. Bir günün başlangıcının bitişi olduğunu hiç aklımıza getirmeden, daha gün yeni başlıyor deyip, uykuya sızana kadar eğlenmek isterdik. Uykuya direnmezdik, bilirdik ki yarın gün batımında herşeye kaldığımız yerden devam edeceğiz! Göğün kızıllığı bizi bekliyor olacak!

En tutkulu, duygulu şarkıların hep dolunay da yazıldığını hayal ederdik eskiden. En anlamlı ve iddialı sözler dolunay seyrederken verilirdi. Adeta şahit tutulurdu sevgimizin büyüklüğüne, sonsuzluğuna. İnanmak istediğimiz için inanırdık gönülsüz şahitin şahitliğine!

Denizin en çok durgun olanını sevdik hep. Öyle ya; yakamoz vurmalıydı durgun suya ışıklar saçarak yada aheste çekilen kürekler yormamalıydı bizi en sakin olmamız gereken anlarda. Azgın dalgaları sevmezdik biz. Yutuverecek bizi sanırdık. Hatta çocukken; ufuktaki balinaların hareketlerinden dalgaların oluştuğunu sanıp balinalara kızardık!

Ağaçların en çok meyvelisini severdik eskiden. Yıllar sonra eski lezzetini vermeyeceği sanki içimize doğmuşçasına yemelere doyamazdık. Çınar ağacının gölgesi de güzeldi ama biz kiraz ağaçlarını daha çok sevdik. Neşeli çığlıklar atarken meyve bahçelerinde ne kadar mutlu olduğumuzu fark edemedik.

Bilemedik o günlerimizi anlamlı kılanın ne olduğunu.

Göremedik umudun gölgeli bakışlarda son bulduğunu!

Artık; bir tatlı huzur almaya Kalamış’a giden o tatlı insanlar yok. Bir sis perdesinin arkasında bize el sallayarak uzaklaşanlar haline geldiler. Her geçen gün bizden daha çok uzaklaşıp bizde hayal hissi uyandırarak, geçmiş zamanın tozlu raflarındaki yerlerini alıp hiç hatırlanmaz olacaklar. Mevsimler bizde hiçbir değişikliğe yol açmayacak artık. Geldikleri gibi gidecekler. Toprağın kokusu güzel gelmeyecek eskisi gibi. Gökyüzü; dünya işlerinden başlarını kaldıramayan insanlar yüzünden asacak suratını. Güneş ve ay belki de ilk defa beraber doğup, beraber batmak isteyecek yalnızlıktan! Kalp titreten besteler yapılamayacak. Deniz ilgi çekmeyen yakamozundan utanıp, ağaçlara mürekkep olmayı isteyecek. Ağaçlarsa birer tomruk!

“Dikeni bendim, gülü oydu” diye şiir yazan şair asla eskisi gibi yazamayacak.

En ünlü bestekar, notaları asla en ahenkli şekilde yan yana getiremeyecek.

Billur sesli kadın ancak kendisinden daha cüretkar pozlar veren şarkıcı ortaya çıkana kadar şarkısını söyleyebilecek.

En büyük sanılan aşklar, süslü maskelerin arkasındaki canavar ortaya çıkana kadar büyüklük taslayacak.

Bize ne mi oldu?

Bizler Yaratıcımızın bizde en değer verdiği gönüllerimizi terk ettik. Gönüllerimizin dış elbisesi olan bedenlerimizi herşeyin üstünde tutmayı amaç edindik. O elbisenin içindeki cevheri göremeyip bedenlerimize değer biçtik. Bedenlerimize yedirdik, içirdik gelene ve getirene şükretmeden. Bedenlerimize uykuyu uyuttuk, uykumuzda datamızın güncelleme yaptığını bilmeden. Bedenlerimizle sevdik sadece, Yaratıcımızın eşler halinde yarattığını unutarak. Yarınımızdan endişe ederken bunun Allah’a teslim olmakla çeliştiğini göremedik, çünkü bedenlerimiz elle tutulur garantiler istiyordu. Garantiyi sadece Allah’ın sağlayabileceğine inanamadık, teslim olamadık. Orda da kibirlendik, garantimizi biz kendi ellerimizle yaparız, sana ihtiyaç yok dedik!

Biz gönüllerimizi terk ettik, gönüllerimiz de bize kendini unutturdu.

Hac 46: Düşünen beyinlerle ve işiten kulaklarla yeryüzünü dolaşmadılar mı? Gerçek körlük, gözlerin körlüğü değil; göğüslerdeki gönüllerin körlüğüdür.

Bir tatlı huzura; gönüllerimizi aktif tutarak, iç sesimizi sürekli dinleyerek, bedenlerimize kul-köle olmanın gönlümüzü körelttiğini keşfederek ulaşabileceğimizi hatırlamak umuduyla…

Bir-Tatli-Huzur

Zeytinyağı Kandili

Uzun zamandır Kuran’da bazı ayetlerde geçen bir kelime ile ilgili bir araştırma ve düşünme faaliyeti yapıyorum. Dün bir video seyrederken Nur 35. Ayetin altyazısı geçiyordu ve ilgilendiğim kelimenin bu ayette de geçtiğini fark edince, karşıma ayeti açıp düşünerek tekrar okumayı istedim. Ve anlayamadıklarımı anlamama yardım eder düşüncesi ile bir deney yapmaya karar verdim.
Elime bir eşofman altının bel kordonunu alıp, küçük bir menteşenin üzerindeki delikten geçirerek, yan kollarını da biraz büküp 2 santim kadar yüksekte durmasını sağlayarak bir fitil oluşturdum. Sonra bu fitil aparatını Çekoslovak kristali bir şekerliğin içine yerleştirdim. Bunu sade bir cam kavanoz yada kasenin içinde de yapabilirdim ancak özellikle bu şekerlik ile denemek istedim. Diğer araştırmama belki bir faydası olur yada bir bağıntısı vardır diye düşünerek. Fitili şekerliğin dibine yerleştirdikten sonra şekerliğin içine 1.5 santim yüksekliğe gelecek şekilde zeytinyağı döktüm. Kandilim bu şekilde tamamlandı ve zeytinyağı ile ıslattığım fitilin ucunu ateşledim. Kandilim muhteşem bir şekilde yanıyordu. Bu deneyi gündüz yapmıştım, ayet de bir oyuğun içine yerleşmiş kandilden bahsettiği için bir de akşam, heryer karanlık olunca kandilimi yakmak için akşama kadar bekledim. Akşam tüm ışıkları kapatıp kandilimi tekrar yaktım ve resimlerini çektim. Aşağıda yağ kandilimin resmini görebilirsiniz.
Bu deneyi yapmama neden olan ayetin çevirisini buraya alıp ardından bu deneyi yazıya dökmemin nedenlerini yazmak istiyorum.
Nur – 35: Allah göklerin ve yerin ışığıdır. Işığının örneği şuna benzer: İçinde lamba bulunan bir oyuk… Lamba bir cam kap içindedir. O cam kap ise, inci gibi (parlak ve yuvarlak) bir gezegen gibidir. Yakıtı, ne batıya ne de doğuya bağıntısı olmayan, zeytinyağı üreten bereketli bir ağaçtandır. Yağı, neredeyse ateş değmeden aydınlık verir. Işık üzerine ışıktır. Allah dileyeni/dilediğini ışığına ulaştırır. İşte Allah halka böyle örnekler verir. Allah her şeyi bilir.
Maalesef Kuran’ı anlama faaliyetlerimizde anlayamadığımız yerlerde bunun benzetme olduğuna dair bir kanıya vararak her anlayamadığımızı benzetme diyerek işin içinden çıkma hatasına düşüyoruz. Yada anladığını iddia eden kişilerin tefsirlerini karıştırarak anlama yoluna gidiyoruz. Ben asla bu yolu takip etmiyorum ilk önce onu söylemem gerek. Ben hiç tefsir okumadım ve okumayacağım. Bunu kasıtlı olarak kendime ilke edindim. Çünkü Kuran’ı anlama faaliyetimin benim bilgi ve birikimimle kendime has bir anlama olmasını istiyorum. Yani kendimi genel kültürünü bilmediğim bir insanın kavrayış ve anlayış odalarına hapsetmek istemiyorum. Herkesin dünya görüşü, kültürü, bilgisi kendi yaşadığı hayatın içindeki sınırları kadardır. Bu yüzden tefsir okumalarına karşıyım. Çoğu insan Kuran’ı baştan okumaya başlayınca yüzde 100 anlamış olarak sona erdirmeyi dilediği için, anlayamadığı bir ayet karşısına gelince hemen başlıyor değişik tefsirlerden okumaya ve hangi hoca ne demiş onun peşine düşüyor. Bu yanlış bir tavır. Kuran’ı okuyup bitirince yüzde 100 anlamamız gerekmiyor. Anlaşılamayan yerleri Allah zaman içersinde bizlerin karşısına bir takım şeyler çıkartarak anlamamızı sağlayacaktır. Bir Kuran okuyucusunun Allah’ın ona zamanı geldiğinde öğreteceğinin güveninde olması gerekir. O güveni yoksa başkalarının yorum ve anlayışlarında yolunu kaybeder yada kafası karışmış bir vaziyette acaba o mu, acaba bu mu derken ömrü geçer. O yüzden Kuran okuması yaparken Allah’ın bu Kitab’ı her kulunun kalbine, aklına, kavrayışına aktardığını bilerek, asıl buna yüzde 100 güvenmeliyiz.
Bu tefsir okumama isteğimi yukardaki deneyle şöyle ilişkilendirebilirim. Bir tefsirci düşünün ki genel bir tarih bilgisi yok. Kendisini sadece hadis rivayetlerinin aktardığı tarihi bilgiye mahkum etmiş ve ne Arkeolojiden, ne Jeolojiden ne de rivayetlerin dışındaki tarihten haberi yok. Bu kişi eğer Antik çağda insanların aydınlatma işini zeytinyağı kandili ile hallettiklerini bilmiyor ise bu ayeti tefsir ederken benzetme yapılmış diye anlatacaktır okuyucuya. Evet bu ayette bir benzetme var ama “neredeyse ateş değmeden” cümlesi ile başlıyor benzetme. Bu cümleye kadar olan herşey gerçek. Eğer tefsirci bu tarihi bilgiye sahip olsaydı; yeryüzünde olmayan bir ağaçtan bahsediliyor diye de bir yanılgıya düşmeyip başka insanları da o yanılgıya sürüklemeyecekti. Allah bir örnekleme yapıyor bu ayette ve bazıları bu örnekleme de yeryüzünde olmayan bir ağaçtan bahsedildiğini söylüyor. Allah yeryüzünde olmayan bir şeyden neden örnekleme yapıp sonra da bizim bunu anlamamızı istesin. Örneğin ne anlamı kalır o zaman. Kendi kafa karışıklıklarımızı ne de güzel geçiştiriyoruz!
Şimdi diyebilirsiniz ki; tamam buraya kadar anladık, “neredeyse ateş değmeden” cümlesinden sonra başlıyor benzetme, nedir bu benzetme?
Ben bu ayette yapılan benzetmenin ne olduğunu anladım ancak bu konu diğer araştırdığım ve tefekkür ettiğim konuyla da alakalı olduğundan bu konuya değinmek istemiyorum. Sadece şu kadarını söyleyebilirim ki Yüce Rabbimiz “Allah göklerin ve yerin ışığıdır” derken bizim anlama kapasitemizin çok üzerinde birşeyi söylemiyor. Bilimden uzak oluşumuzun, aklımızı kullanmamamızın azabını çektiriyor bize diyebilirim. Ne yazık ki uzun yıllar boyunca da bu azap devap edecek, kulları hocalarına, alimlerine kendi akıllarını, imanlarını teslim etmeyene dek.
Benim bu deneyi yazıya dökmemdeki amaç bu ayetin tefsirini okuyucuya sunmak değil, bu ayette bahsedilen kandilin tarihin bir yerlerinde bir zaman içinde gerçekten kullanılmış olmasıdır. Amacım bu ayetin bahsi geçildiğinde bu kandil nedir, bu ağaç nedir, bu benzetme midir, değil midir sorularının cevabının kesin ve net olduğunu okuyucuya aktarmaktır. Bu ayet mevzu bahis olduğunda orada geçen yağ kandili vardır, yaşanmıştır denmesini sağlamak insanlara. Google aramalarında bir zeytinyağı kandilinin olduğu bilgisinin görünmesi ve bu kandilin Kuran’da geçtiğinin bilinmesini istememdir. Maalesef başka milletten insanlar yağ kandilini biliyor Kuran’ı bilmiyor, İslam dünyası ise Kuran’ı biliyor! yağ kandilini bilmiyor. Umarım insanlar kandil miydi, ağaç mıydı, yeryüzünde miydi, değil miydi kafa karışıklığından kurtulup asıl yoğunlaşması gereken yere yoğunlaşır.
Dilerim yukarda deneye konu olan ayetin hemen ardından gelen ayette bahsi geçen evlerden çoğalır ve  Allah’a uzanan koridordan o evlere hüzme hüzme ışıklar akar…
Nur – 36: (Böyle bir ışık ve hidayet), içlerinde ismi anıldığı için Allah’ın onaylayıp yükselttiği evlerdedir. Orada, O’nu sabah akşam yücelten…

zeytinyağı kandili

zeytinyağı kandili

zeytinyağı kandili

zeytinyağı kandili

Kavârîrâ

Biz özgürlüğü bir kuşun kanadına hapsettik.
Aşkın en derinini gül bülbül aşkına,
Masumiyeti bir kedi yavrusuna,
Güzelliği çiğ düşmüş lale goncasına,
Berraklığı coşkun çağlayanlara,
Renkleri ise gökkuşağına yakıştırdık.
Oysa herşey insan içindi!
Hiç insan olamadık…
Elif Fevziye Çaltepe
27-04-2015

This entry was posted on 27 Nisan 2015. 1 Yorum

Bugün Günlerden Uyantesi

İnsanın hayatında öyle anlar vardır ki bazen; bir adım atsan uçurum, bir adım geri atsan tüm yüklerinden kurtulacağın bir ferahlık. Bazen yıllarını boş boş harcadığını düşünürsün ama o ferahlığa kavuşursan eğer aslında hiçbir şeyin boş geçmediğini, o ferahlığa kavuşman için bir ön hazırlık yaşadığını anlarsın.
Belki gökyüzüne, muhteşem bir kelebeğe, kokusu baş döndüren bir sümbüle baktığımızda, o an hiçbirşey düşünmemiş olabiliriz, bu güzellikler neden var diye iç geçirmemiş de olabiliriz. Ama gördüğümüz, tattığımız tüm güzellikler hafızamızın en ücra köşelerinde kayıt altına alınır ve zamanı gelince gün yüzüne çıkmak için sabırla bekler.
Kayıt altına aldığımız sadece güzellikler değildir. En mutsuz anlarımız da, adeta yaşadığımız güzelliklerin kayıtlarını silmeye zorlarcasına tüm hayatımızda kurulur, baş köşeye oturur. Güzellikleri sorgulamayız ama çoğu zaman mutsuzluklarımızı sorgularız. Ama bu sorgulama bunları neden yaşadım gibisinden değil, ben daha iyi şeylere layıkken bunları yaşamamalıydım şeklinde olur. Yani insan hep kendisini iyi şeyler yaşamaya layık ve yeterli görerek, sorması gerekli olan o en önemli soruları sormayı unutur.
Bazen yapmaktan çok zevk aldığımız bir alışkanlıktan zaman içersinde vazgeçtiğimizi görürüz. Bazen uygunsuz bir şey yapmaya hazırlanmışken son anda görünmedik bir el onu yapmamızı engellemiştir. Bazen çok istediğimiz bir evlilikten son anda dönmüşüzdür. Bazen çok eğlendiğimizi sandığımız arkadaşlarımızla aslında paylaşacak ne kadar az şey olduğunu görmüşüzdür. Bazen para kazanma telaşıyla çalışıp didinirken durup, benim yaşamım fatura ödemekle mi geçecek, ben bunun için mi bu yaşam hakkımı edindim diye düşünmüşüzdür.
Tüm bu yaşadığımız şeyleri hiç garipsemeden, hep hayatın içinde alışa gelmiş yaşanılan şeyler sanarak, ardında ne olduğunu düşünmeden yeni heyecanlara yol alırız. Tüm yaşamımızı bu şekilde geçirmeye razı olarak.
Ta ki o uçurumun kenarına gelene kadar.
O öyle bir uçurum ki; ya bu zamana kadar yaşadığınız şeylerin aynısını tekrar tekrar yaşamanız için sizi yutuverecek yada geri dönmemek üzere, tek yön gidiş bileti tutuşturuverecek elinize. O biletin hediyesi de var üstelik. Eğer biletin yanında verilen kılavuz Kitab’a sadık kalınırsa sonsuzluk hediyesi kazanacaksınız.
Zor bir karar gibi görünse de bileti almaya karar verdikten sonraki yaşamınızda herşeyin yerli yerine oturduğunu kendi gözlerinizle hayretle görüp, şükretmelere doyamayacağınız anlar sizi bekliyor olacak. Tüm yaşamınız boyunca elinizde evirip çevirdiğiniz şah taşınızla, içinizde bir elma kurdu gibi sizi kemiren düşmanın şahını nasıl mat ettiğinizi görebileceksiniz.
İşte o zaman;
Bir zamanlar hafızanızda kayıt altına alınan tüm güzellikler, sizin hayata güzel bakmanızı sağlamak için saklandıkları ücra köşelerinden çıkıp bakışlarınıza hükmetmeye başlayacak.
İşte o zaman;
Bu güzellikleri yaratmaya gücü yetenin size sonsuz güzellikler içinde bir yaşam yaratmaya da gücünün yeteceğini anlayacaksınız.
İşte o zaman;
Görünmeyen bir elin size geçmiş yaşamınızda yardım ettiğini, sizi koruyup kolladığını farkedip; sizin tüm bunlardan haberiniz dahi yokken, O’nun sizi kuşatmasından, O’nun ne kadar merhametli ve lütufkar olduğunu anlayacaksınız.
İşte o zaman;
Aslında yaşadığınız tüm iyi yada kötü şeylerin bu günleriniz için bir hazırlanma dönemi olduğunu, hiçbirşeyin boşyere yaşanmadığını anlayıp keşke daha önce farkedebilseydim demeye başlayacaksınız.
İşte bu cümleler bunun için kuruldu. Kelimeler en anlaşılabilir halde yan yana geldi, kimse keşke demesin diye.
Hafızada kaydedilmiş güzellikler “ben burdayım, ben burdayım” çığırtkanlığı yapabilsinler diye…

Yüce Yaratıcımız her yarattığı kulunun bir Uyantesi günü yaşaması için çeşitli uyarılar gönderir. Birazcık kendi haline kalıp düşünen bir kişi kendisi için hazırlanmış bir Uyantesi günü olduğunu anlayıp, Yaratıcısının sözlerini merak edip Kitab’ına yönelebilir.
Ancak; sanki iyi insan olmanın kitabını kendisi yazmış gibi ben zaten iyi bir insanım diyen, sadece arkadaş ve sosyal çevre edinmeyi amaçlamış, kendisine sadece bir ekmek gibi nimet olarak sunulmuş çocuğuna bakmayı amaç edinmiş, Allah’ın yoluna yönelirse buzlu rakısından vazgeçmek zorunda kalacağını düşünenerek işine gelmeyen, kandillerde günahlarım bağışlanır nasılsa deyip kendini avutan, kendisine sonsuz hayatı için hiçbir yararı olmayacak mal mülk sevdasına kapılmış, siyasi liderinin koltuk kapabilmesi için bütün hayatını kapsayacak şekilde canla başla mücadele etmeyi kendisine görev edinmiş, elaleme modern görünmek için dinden uzak durmaya çalışan insan evladı O’nun Kitab’ından yüz çevirerek nankörlük yapmayı daha kolay bulur.

Keşke insana hiçbir getirisi olmayan gelenekleri allayıp pullayıp, renkli ışıklarla cazibe kazandırıp, renkli şekerler ile çocukların hoşuna gitmesi için bile uğraşan bizler bir Uyantesi günü uydurabilseydik. O gün; herkesin kendini ve yaşadıklarını sorguladığı, tertemiz bir yeni sayfa açmak için heyecanla beklediği yılın en önemli günü olsaydı. Tertemiz bir yaşama başlayabilenler diğerlerini özendirmek için uğraş verselerdi. Uyantesi günü ile uyananlar diğer kişilere renkli, cıvıl cıvıl paketlerle Kuran hediye gönderselerdi evlerine. Uyantesi sabahı herkes en güzel giysilerini giyip, birlikte uyanışlarının sevinci olarak birbirini kutlasaydı, selam cennet arkadaşım diye kucaklasaydı. Uyantesi ile uyananlar tüm yıl boyunca evlerinin önüne bir stand kurup ihtiyacı olanların geçerken almaları için yiyecekler yerleştirseydi. Uyantesi akşamı festivaller düzenlenip çocuk, genç, yaşlı herkes uyanışlarının mutluluğunu yaşasaydı.

Uçurumun kenarından bir adım geri hamle yaparak kurtulanların artması dileğiyle…

Karia – 6 : Kimin tartıları ağır gelirse,

Karia – 7 : O mutlu bir hayat içinde olacaktır.

Karia – 8 : Kimin de tartıları hafif gelirse,

Karia – 9: Onun da varacağı yer uçurumdur.

ucurum

Benden Başka Bir Vekil Tutmayın

Bu sene yılbaşından önce sosyal medya da yılbaşını kutlayanları “başka kavimlere benzemeyin” hadisleri eşliğinde eleştiren birçok yazı gördük. Bu yazıyı yılbaşı kutlaması yapan bir kişi olarak kendi menfaatime uygun davranma telaşı ile yazmıyorum. Yılbaşı dahil, doğum günü, kandil, bayram gibi hiçbir özel günü kutlamayan biriyim. Benim için tek önemli özel gece Kadir gecesidir ve gerçekten yaşayıp şahit olduğum için bu gecenin mübarek bir gece olduğuna inanan biriyim.
Bu yılbaşı eleştirilerinde bulunan kişilerin kavimlere benzeme noktasında bu kadar hassas iken, nasıl oldu da diğer tüm yaşam alanlarında başka bir kavmi taklit edercesine benzeştiğini bir türlü anlayamıyorum. Diğer tüm hal ve hareketlerinin hatta cümlelerinin bile başka bir kavme tıpatıp benzediğini bilmemesini şeytanın bir oyunu olarak düşünüyorum.
Tabii ki bu benzeşmelerin neler olduğunu anlatacağım ama yüzlerce belki derin bir araştırmaya girişsem binlerce benzeşen yığınlar tomarı duruyor önümde. Açıkçası nereden başlayacağımı tam kestiremiyorum. En iyisi belki de uydurulan bir dini insanlara anlatmaya çalışırken karşılaştığımız diyaloglardan başlamak.
Yada en takıntılı olduğum konudan başlamak.
Konuya yabancı olmayanlar bilirler ki Alemlerin Rabbi Allah’tır. Yani Alemlerin Efendisi Allah’tır. Bunu bize bildiren bizzat Yaratıcımız olan Allah. Ayetlerinde sık sık Alemlerin Rabbi ifadesini kullanır. Rabb Efendi/Rehber demek. Çoğu kişi konuşmalarına Peygamberimizden bahsedecek ise Alemlerin Efendisi Peygamberimiz yada Peygamber Efendimiz diyerek bir giriş yapar. Allah kendisi için Efendi derken çoğu kişi bu sıfatı Peygamberimize de kullanıyor. Bunun yanlış olduğunu görmek Kuran’ı Türkçe olarak bir kez bile okumuş bir insan için zor olmasa gerek. Peki başka kim çok sevdiği Peygamberine Efendi sıfatı yakıştırıyor? Yahudiler!!!
Yahudiler Hz. Musa’ya “Moşe Rabbenu”, İbranice “מֹשֶׁה רַבֵּנוּ“, İngilizce “Moses our Lord/ Teacher” diye sesleniyor. İşin ilginç yanı şu; bu Yahudilerden kopya çekme olayı yaşandığı çok aşikar olmasına rağmen hiç “Musa Efendimiz” yada “ İsa Efendimiz” gibi sıfatlandırmalara rastlamıyoruz. Yalnızca Hz. Muhammed için bu sıfatlandırma yapılıyor, sanki diğer Peygamberlerimizi inkar ediyormuşuz gibi. Demek ki bu kopyalama olayında sadece Hz. Muhammed’e özel bir statü verme girişimi mevcut. Demek ki bu yanlışlık yada cahillik ile yapılmış bir hata değil aksine altında ciddi kasıtlar aramamız gereken bir sorun. Bu sorun nereye gider? Bu sorunun sonucu ne olabilir? Bu sorun eğer bilgisizlikle yapılıyorsa bunun yanlış olduğunu öğrendikten sonra kendimizi düzeltmemiz gerekmez mi?
Bu sorun sadece bir papağanın bizi taklit etmesi masumiyetinde mi yoksa bizi Allah’a ortak koşmaya götürecek kadar tehlikeli mi? Çok masum bir şeymiş gibi gördüğümüz bir şey acaba bizi daha büyük suçlara yönlendirebilecek bir ufacık başlangıç işareti olabilir mi? Belki bu soruların cevabı bu yazının sonunda kafamızda daha belirgin bir hale gelebilir.
Diğer bir konu Kuran’ı Türkçe meailinden anlayarak okumak lazım dediğimizde sıkça karşılaştığımız “biz Kuran’ı anlayamayız” cümlesidir. Bu itiraz ne anlamak istediğinize yada beklentinizin ne yönde olduğu ile çok alakalı. Eğer siz Kuran’dan detaylara boğulmuş, anlaşılmaz, anlamak için hocalara, alimlere ihtiyaç duyduğunuz ön kabulü ile yaklaşırsanız tabii ki Kuran’la aranızdaki perde asla kalkmayacaktır. Allah buna izin vermeyecektir. Kuran’ı temiz, arınmış bir beyin ile okumaya çalışmamız gerekir. Maalesef Kuran ile kul arasında bir zangoç misali oturup yerleşmek isteyen bir takım zihniyetler, insanlara Kuran’ın anlaşılamaz olduğunu empoze ederek kendi ekmeklerine yağ sürme peşine düşmüşlerdir. Allah Kitab’ında anlaşılır ve açık olduğunu bildirmesine rağmen anlaşılmaz demek ne büyük bir cesaret istiyor bir bilseniz. Belki cahil cesareti belki de şeytan cesareti!
Peki başka kimler Allah’ın indirdiği Kitap hakkında anlaşılmaz diyor? Yahudiler!!!
Yahudiler Tevrat’ın (Yazılı Tora) anlaşılamayacağını iddia ediyorlar. Muhtemelen Allah Tevrat’ı da anlaşılır ve açık kıldı. Ama Bakara Suresindeki inek hakkındaki sorular gibi bir sürü soruları olduğundan okudukları onlara yetersiz geldi. Saçma sapan sorularına illa bir cevap bulmaları gerektiği için Allah’ın Kitab’ını eksik buldular. Halbuki Tevrat’da bahsedilmeyen konuların serbest olduğunu düşünebilselerdi illa bir cevap bulma telaşına düşmeyeceklerdi. Detaylar arasında kendilerini kaybedip Allah’ın Kitab’ına başka kitapları ortak koşmayacaklardı, Sina Dağında öteki kitabı da Allah indirdi diye iftira atmayacaklardı, Hz. Musa’ya 2 Kitap verildi diye geleneklerini dinin içine sokuşturmayacaklardı.
Diğer sıkça karşılaştığımız önemli benzeşme Kuran’daki emir ve yasakların Hadisler olmadan yaşanılamayacağı konusunda. Bu konu biraz yukardaki sorunla da bağlantılı ve devamı gibi. Anlaşılamaz ve açık değil gibi bir mazeret bulunduğunda zaten arkasından ne geleceği çok belli açıkçası. Kuran’ı anlayarak okumamız ve yaşamımıza aktarmamız gerektiğini söylediğimizde yada şu uygulama İslam’da yok dediğimizde en çok karşılaşılan savunma cümlesidir “Hadisler olmadan namaz dahi kılınmaz”. O halde Allah eksik indirmiş Kitab’ı.
Bunun anlamı budur. Belki itiraz dilekçesini saniyesinde yazan kişi bunun bu demek olduğunun bile farkında değil ama bunun Türkçesi ayan beyan budur.
Size eğer namaz kılmak detaylar arasında boğulmuş bir ibadet halinde anlatıldıysa Kuran’ın ne suçu var ki eksik denilsin. Kuran’da nasıl abdest alınacağı da yazıyor nasıl namaz kılınacağı da. Kuran’da anlatılan bize öğretilen veya dayatılan ile aynı olmak zorunda değil, biz Kuran ile aynı olmak zorundayız. Allah kullarına kolaylık diler, kullarının yapmakta zorlanacağı, kapasitesinin üzerinde yükler yüklemez. Ve en önemlisi Allah kendi kendisi ile çelişmez. Eğer Kuran için anlaşılır, eksiksiz, detaylı bir yaşam klavuzudur diyorsa hiçbir şüpheye mahal vermeyecek şekilde öyledir. Aksini söylemek, şüpheye düşmek demektir.
Bizde durum böyle iken acaba başka kimler Allah’ın indirdiği yazılı metni yetersiz bulup, sırf geleneklerini yaşayabilmek adına ikinci bir Kitab’a ihtiyaç duymuş olabilir? Tabii ki Yahudiler!!!
Konunun vehameti daha iyi anlaşılsın diye yazımı burada bitirip, aşağıya bir Yahudi’nin kitabından alıntı yaparak düşünmeyi ve yorumlamayı siz okuyucuya bırakıyorum.
TORA ŞEBEAL-PE (SÖZLÜ TORA)
Dünyanın yaratılışından itibaren 2448. yılda Moşe Rabenu Tora’yı Sinay
Dağı’nda aldı. Yazılı Tora 248 mitsvot ase (pozitif emirler) ve 365 mitsvot
(negatif emirler) olmak üzere 613 mitsva içerir. Yazılı Tora ile birlikte Tanrı
Moşe’ye her mitsvanın yapılabilmesi için gerekli açıklamaları ve ayrıntılarını
yani Tora Şebeal-Pe ‘yi (Sözlü Tora) verdi.
Hahamlarımızın Sözlü Tora’nın verilişine dair söylediklerine birkaç örnek:
“Tanrı’nın kendisi ile Bene-Yisrael arasında, Sinay Dağı’nda Moşe’nin eline
verdiği kanunlar ve hükümler ve Toralar bunlardır”.
Tora şemita mitsvasının kurallarını açıklarken “ve Tanrı Moşe’ye Sinay
Dağı’nda söyleyip dedi” şeklinde yazar. Bütün Tora Sinay’da verildiğine göre
pasukta özellikle bu mitsva ile ilgili olarak Sinay Dağı’nda demesine ne gerek
vardır? Ancak Tora gösteriyor ki şemita mitsvasının kuralları, açıklamaları ve
ayrıntıları nasıl Sinay’da söylenmişse, bütün mitsvaların ayrıntıları da aynı
şekilde Sinay’da Yazılı Tora ile birlikte verilmiştir.
“Ve taş levhaları ve yazdığım Tora ve emirleri öğretmek için onları sana
vereceğim”. Bu pasuktaki “Taş levhalar (luhot aberit)” – On Emir’i, “Tora”- Tora
Şebihtav’ı (Yazılı Tora), “mitsva” – Mişna’yı, “yazdığım” – Tanah’ın Neviim ve
Ketuvim kısımlarını, “öğretmek için” – Gemara’yı ima eder. Bu, hepsinin Moşe’ye Sinay’da verildiğini gösterir.
Bunun yanında Tora’da Sözlü Tora’nın varlığını ima eden ve Tora’nın Tora
Şebeal-pe olmadan anlaşılamayacağını gösteren yerler vardır:
Örneğin Tora “şehita” mitsvasını şu şekilde yazar:
“..seçeceğim yer senden uzaksa, o zaman Tanrı’nın sana verdiği sığırlarından
ve sürülerinden [hayvanları] sana emrettiğim şekilde keseceksin”.
Tora’ya baktığımızda bu mitsvanın hiçbir yerde açıklanmadığını görürüz. Öyle
ise Tanrı nerede bu kuralları emretmiştir? Nasıl olmuş da biri kalkıp Moşe’ye
‘kimse bize şehita kuralları diye bir şey öğretmedi’ dememiştir? O halde pasukta
geçen “emrettiğim şekilde” sözler, kaçınılmaz olarak Tora Şebeal – Pe’den
bahsetmektedir. Tanrı bu mitsvanın kurallarını Tora’ya yazmamış ve onlara sözlü
olarak ayrıntıları ile iletmiştir. Buna göre bugüne kadar tüm Bene Yisrael aynı
şekilde kesim yapar ve bunların hepsi Moşe’ye Sinay’da verilen kurallardandır.
Şimdi Tora Şebeal – pe’nin gerekliliğini gösteren birkaç örnek görelim:
Yazılı hiçbir belgeyi sözlü yardım olmadan okumak mümkün değildir:
Talmud’ta bu konuyla ilgili şu hikaye geçmektedir7:
“Bir goy Şamay’a gelir ve ona sorar: Kaç tane Tora’nız var? Şamay cevap
verir: İki tane, Tora Şebihtav ve Tora Şebeal – Pe. Goy Şamay’a şöyle der:
Yazılı olana inanıyorum ve sözlüye inanmıyorum. Beni yalnız Yazılı Tora’yı öğretmek için Yahudi yap. Bet Şamay onu tersler ve dışarı çıkartır. Goy bu kez İlel’e gelir ve İlel onu Yahudi yapmayı kabul eder. İlk gün ona “alef”, “bet”, “gimal”, “dalet”i öğretir (bunlar İbrani alfabesinin ilk harfleridir). İkinci gün ise ona bu harflerin isimlerini ters olarak öğretir (ilk gün “alef” olarak tanıttığı harfi bu kez
[alfabenin son harfi] “tav” olarak tanıtır. Benzer şekilde ilk gün “bet” olarak
tanıttığı harfi ikinci gün “şin” olarak tanıtır vs.). Goy bunu çok garipser: Dün
bana böyle öğretmedin?! İlel cevap verir: Bana nasıl inanıyorsan Tora
Şebeal – Pe’ye de inan!”
İlel’in burada demek istediği: Tora Şebihtav’ı Sözlü Tora olmadan
öğrenebilmeyi nasıl düşünebilirsin? Harflerin bile ne şekilde okunacağını
öğreten geleneksel bilgi olmadan okumaya başlaman mümkün mü?
Bu sadece Tora söz konusu olduğunda değil her konuda geçerlidir.
Yazılı hiçbir dili o yazının nasıl okunacağını öğreten talimatlar olmadan okumak
mümkün değildir. Sadece harfin şeklini görüp onun nasıl seslendirildiğini,
bize kimse söylemeden nasıl bilebiliriz? Yazılı bir kelime veya cümlenin ne
anlama geldiğini; başkalarının gözüyle yapılan yorumla değil de, bizzat bunu
yazanın ne demek istediğini nasıl bilebiliriz?
Birkaç yüzyıl önceden konuşulan İngilizce’yi veya diğer eski dilleri bugün
bu konuda öğrenim görmüş belli kişiler dışında kimse ne konuşabilir ne de
anlayabilir. Çünkü günümüzün İngilizce’si gelişmiş ve o zamankinden çok
farklı bir dil haline gelmiştir. Bunun gibi bütün nesiller boyunca içinde yazılı
bulunan mitsvaları yerine getirmemizi isteyen Tora’nın da yazılı her kelimeyle ne
demek istediğinin, Tanrı’nın bu kelimeyle ne kastettiğinin açıklanması gerekmektedir.
Dolayısıyla Tora’yı, nasıl okunmasını gösteren ve Tora Şebeal –
pe’nin birer parçası olan talimatlar olmadan anlamamız ve kelimelerin ne anlama
geldiğini bilmemiz mümkün değildir.
Bu sebeple sadece Tora Şebihtav’ı kabul etmek gerçeğe uygun değildir.
Sadece Tora değil her alanda yazılı bir sistem, yanında sözlü açıklamaları da
gerektirir. Bu açıklamaların da yazılı olarak getirilmesi yeterli değildir, çünkü bu
yazı da yanında şüphe getirecek ve açıklama isteyecektir.
Bene Yisrael tarih boyunca Tora öğrenmeyi hiçbir zaman bırakmamış ve
Moşe’nin Tora’yı almasından günümüze kadar Tora Şebeal – pe hiçbir değişikliğe
uğramadan aralıksız bir şekilde iletilmiştir.
Her dönemde Bene Yisrael’in ileri gelen ve Tora Şebeal – pe’yi aktaran
bütün Navilerin, Tanaim, Amoraim, Geonim, Rişonim ve
Aharonim’in, kimler olduklarını doğum ve ölüm tarihlerini ve liderliği
arkalarından kimlere ilettiklerini ayrıntıları ile bilmekteyiz.
Bunun yanında, nesiller boyunca kutsal kitapların yazılmasıyla elimizde
her nesilden Tora üzerine yazılar, birçok soru ve cevaplar ve alaha kitapları
bulunmaktadır. Bu şekilde de Tora’nın nesilden nesile geçmesinde bir kesinti
olmamış ve aynen aktarılmıştır.
Sözlü Tora’nın aktarılması varsayımlarla değil, özellikle her nesilde
ağızdan ağıza geçirilerek olmuştur. Önceki nesilde kesin olan bir öğretiye
itiraz edilmez. Bu sebeple bir haham öğrendiklerini ağızdan ağıza kendi
hahamından (o da onun hahamından Moşe Rabenu’ya kadar) aldığını
söylediğinde itiraz etmek mümkün değildir.
Hahamların öğretileri iletmesi büyük bir titizlik içinde ve tam bir şekilde
olmuştur. Herkes ilettiğini kimlerden hangi durumda aldığına, ve bunları, tam
olarak, aldıkları hahamların söylemiş olduğu gibi, aynı dille değiştirmeden
iletmeye dikkat etmiştir.
Sözlü Tora, Rabi Yeuda Anasi zamanında yazıya geçirilmiştir. Onun
dönemine kadar her nesil boyunca Yahudiler Tora’daki her mitsvayı Sinay’dan
almış olduğumuz sözlü açıklamalarla yerine getirmişlerdir. Birinin kalkıp farklı
bir yorum getirmesi halk tarafından kabul edilmezdi ve “biz mitsvaları nasıl
yerine getireceğimizi, ve nesilden nesile ne aldığımızı tam olarak biliyoruz”
derlerdi. Mitsvaların her gün aralıksız olarak yerine getirilmesi farklı
açıklamaları ve buluşları çürütecektir. Bu sebeple, herhangi birinin Tora’nın
açıklamalarını uydurduğunu iddia etmek mümkün değildir.
Tarih boyunca atalarımızın Tora için kendilerini feda ettiklerini ve her
durumda Tora’ya bağlı kaldıklarını, hayatları pahasına ‘derabanan’ [Hahamlar’ın
emrettiği] mitsvalardan veya minaglardan [geleneklerden] bile vazgeçmediklerini
görmekteyiz. Bu nedenle, bir kimsenin yeni bir mitsva hatta en ufak bir
ayrıntı eklemek istemesi tabii ki hemen reddedilecektir.
Binlerce senelik sürgünden sonra dahi birbirlerinden uzak kalan her
Yahudi’nin aynı Tora Şebihtav, aynı Tora Şebeal – pe ve aynı mitsvalarla geldiği
ve aralarında fark olmadığı görülmektedir. Dünyanın her bir tarafına dağılmış
tüm Yahudiler’in aynı hatayı yapması mümkün olmadığına göre Tora’nın ve
açıklamalarının, verildiğinden bu yana değişmediklerinden emin olabiliriz.
Sonuç: Tanrı, Moşe’ye Sinay Dağı’nda Yazılı ve Sözlü Tora’yı vermiş ve
aynı Tora kesin bir bütünlükle nesilden nesile aktarılarak günümüze
kadar gelmiştir!

Beni İsrail – 2: Musa’ya Kitap’ı verdik ve onu, “benden başka bir vekil tutmayın” buyruğuyla Beni İsrail’e bir kılavuz kıldık.

10341824_810988978973420_5314636562540884084_n

Sen Yoksun

İşte bak geçiyorlar bir biri ardınca sıralanmış kara sandukalar içersinde biraz su ve toprak karışımı maddeden bedenler.
Tüm Alem susmuş, zeytin gözler uykuya dalmış…
Duymaya alıştığın sesler yok artık. Ne kulağına hoş gelen içini ürperten müzik ne de çırpınışında hüzünlendiğin dalgaların sesi. Ne kulağında hoş bir seda bırakan o sabah ezanı. Ne de her sonbahar ömrünü tamamlamış, döne döne düşen koca çınar yaprağının hışırtıları. Yok artık ne bir ses nede görebildiğin en uzak ufuktaki renk cümbüşü.
Sahip olmak için ömrünü çalışmakla geçirdiğin, saatlerini seve seve hediye ettiğin eşyaların yok artık.
İlk gençlik hevesiyle tüm dünyada moda olduğu için senin de sahip olmak istediğin ve sonunda sahip olduğun Converse ayakkabılarda artık ayağına olmayacak. Ona sahip olmanın gittiğin yerde sana hiçbir artı sağlamayacağı yoldasın şimdi. Oysa ne çok istemiştin o ayakkabıları. Günlerce anne-babana yalvarmıştın almaları için. Hiçbir şeyi o kadar istememiştin. Eskimesin diye çok az giydin ve yıllarca sakladın o ayakkabıları. O ayakkabılar hala dolabın en altında eski yerinde durmakta… Sen yoksun!
Gençlik yıllarında aşık olup tüm benliğinle sahip olmak istediğin kişi şu an çocukları tarafından horlanarak yıllarını geçirmekte olan bir ihtiyar. Sabahlara kadar onu düşünüp kendine zulüm çektirdiğin insan seni hiç sevmedi ama sen onun için ölümü bile göze alırdın. Ona sahip olmak için aklına gelebilecek her türlü fedakarlığı yapmaya hazırdın. Şimdi nefsinin kötü isteklerine uyduğun için, boş heveslere kapıldığın için yıllarını harcamanın sorgusunu yaşayacağın yere gidiyorsun. Tüm heves ettiklerin, tutkunlukların hala burada, bu maddi dünyada… Sen yoksun!
Şimdi daha iyi hatırlıyorsun. Tüm hayatın boyunca evin, araban, yazlığın olsun istemiştin. Bunlara sahip olmak için iş hayatında bir sürü insanın kafasına basmıştın. Rakiplerini alt etmek uğruna erdemsizce işler yapmıştın hani. Hep senin gibi parayı seven insanları tutmuştun etrafında. İş yapacağın kişilerde ilk aradığın kriter parayı sevip sevmemeleriydi hatırladın mı? Para için her türlü ahlaksızca şeye onay verecek ve yapabilecek kişileri barındırdın hep yanında. Sana doğruları söyleyecek kişilere ihtiyacın yoktu, ayrıca tahammülün de yoktu. Doğruları söyleyen kişiler seni hedefinden alıkoyardı, o yüzden onlar olmamalıydı hayatında. Sana para ve güç kazandıracak insanlar senin en favori kişilerindi. Yolunda ömrünü tükettiğin işinde sana para ve güç kazandırabilecek erdemsiz insanlar hala burada… Sen yoksun!
Yakalandığı hastalıktan kurtulmak için tedaviye ihtiyacı olan ve senin ayak bağı olur diye düşünüp para yardımı yapmadığın öz kardeşin burada… Sen yoksun!
Balkonuna bir ağustos ayında sıcaktan bunalmış ve perişan halde gelen, senin balkonuma alışır ve pisletir diye düşünüp su ve yiyecek vermediğin kumru burada… Sen yoksun!
Tramvay da kucağında 2 yaşında çocuğu ile bir eliyle tutunup zorla dengede durmaya çalışan, senin tipine bakıp düşman olduğun ırktan olduğunu düşünerek yer vermediğin baba hala burada… Sen yoksun!
Manava meyve almak için gittiğinde hemen yanı başında 4-5 tane sivri biber seçmeye çalışan ve kendi elindeki meyve poşetlerine bakıp bir anlık utanma hissi yaşamana neden olan, elini cebine atmadığın Afrikalı genç hala burada… Sen yoksun!
Hani sana yol gösterici olarak indirilen Kitab’ı senin maddi istek ve hedeflerinden alıkoyar diye okumamıştın, okumaktan, bilmekten korkmuştun. Okumadığında bilmediğin şeylerden hesaba çekilmeyeceğini düşünmüştün. Okursan, anlarsan, bilirsen bunu yaşamak zorundaydın. Bu senin dünya hayatından elini eteğini çekmene neden olurdu. Nefsinin kötü yanlarına kapılıp okumadığın, okuduğunda seni her türlü iyilikle sarıp sarmalayacak olan o yol gösterici Kitab tüm görkemiyle hala burada… Sen yoksun!
Şimdi tüm Alem susmuş.
Tüm kulaklar duymaz olmuş.
Tüm gözler kapanmış
Tüm giydirilen bedenler toprağa dönmüş.
Şimdi ertelediğin kendi sesini dinleyebilir, konuşabilirsin artık!!!
Enbiya-35: Her can ölümü tadacaktır. Sizi bir test olarak iyi ve kötü olaylarla sınarız ve dönüşünüz bizedir.
En’am- 60: O’dur, geceleyin sizi öldüren, gündüzün ne işlediğinizi bilen, belli yaşam süresi dolsun diye gündüzün sizi dirilten… Sonra dönüşünüz O’nadır ve yaptıklarınızı size haber verecektir.

240371-13051Z62407100